ANKARALILARIN UNUTAMADIĞI BİLİM ADAMI: ULUS BAKER

ODTÜ’nün Türkiye’ye kattığı en değerli bilim adamlarından, bütün bir ulusu etkisi altında bırakan bir Ulus. Günümüzde neredeyse her üniversite öğrencisinin adını duyduğunda “Keşke ben de ondan ders dinleyebilseydim” diye içinden geçirdiği ; sosyoloji, felsefe, sinema, tarih, müzik ve matematik alanlarında olağanüstü bir bilgi birikimi ve anlatım gücüne sahip sosyolog, filozof, eleştirmen, yazar, çevirmen ve öğretim üyesi. Ulus Hoca’nın öğrencileriyle muhabbeti, bilgi birikimi, kendine ait mütevazılığı ve has kişiliği ürettiği özgün eserlerinin yanı sıra aklımızda ve gönlümüzde yer edinmesini sağlamıştı . Onu tanımış olmak ne de güzel bir ayrıcalık olsa gerekti. Kendisi bir asra aşkın bir süredir hayatta olmasa da aslında hala aramızda, onu tanıyabilmek hala mümkün aslında: yazdıklarını okuyarak, videolarını izleyerek, hakkında daha fazla bilgi öğrenerek, belki de bu yazı aracılığıyla.

Ulus Sedat Baker, 14 Temmuz 1960’ta Kıbrıslı bir ailenin çocuğu olarak Rusya’nın Leningrad şehrinde dünyaya gözlerini açtı. Babası Sedat Baker bir psikiyatr, annesi Pembe Marmara Kıbrıs’ın önemli ve sevilen şairlerindendi. İlginçtir ki Pembe Marmara Türkiye’nin ünlü şairlerinden Ümit Yaşar Oğuzcan ile, Oğuzcan’ın kendisine mektup içerisinde gönderdiği yüzükle nişanlanmıştı. Marmara’nın ailesi bu evliliğe izin verseydi bizler belki de Ulus Baker gibi dahi bir insanı tanıyabilmekten mahrum kalacaktık. Annesi için kapanan bir kapının ardından bir diğeri açıldı ve sonucunda Baker çocukluğunu Kıbrıs’ta geçirdi. Kıbrıs’ta olduğu dönemler süresince adadaki iki toplum arasındaki savaştan o da payını aldı. Evleri savaş dolayısıyla talan olmuştu, babası savaşta rehin alınmıştı ve ebeveynlerinin evlilikleri mutlu bir evlilik olarak adlandırılamazdı. Ne yazıktır ki annesini kanserden kaybetti, babası da evli sevgilisinin kocası tarafından bir otel lokantasında öldürüldü. Kahvaltı olarak bira tercih etmesinin, votka ve samsun216 müptelası olmasının temelinde, bu acımasız gerçekler vardı belki de. Adadaki savaş ve beraberinde getirdiği etkenler neticesinde Baker, ODTÜ Sosyoloji bölümünü kazanarak kendisini o güzel adanın dışarısına attı ve tıpkı anne – babası gibi bir entelektüel olma yolunda ilerledi. Mezun olduğu okulumuzda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Siyasi teori, kitle iletişim araçları, sinema alanlarında çalıştı ve Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazılar yazdı. Hegel’den, Spinoza’dan çeviriler yaptı ve ayrıca Deleuze çevirileri ile 20. Yüzyıl kıta felsefesini Türkiye’ye taşıdı. Okulumuzda bulunan GİSAM’da (Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, Özgür Üniversite’de sinema tarihi ve sosyoloji dersleri verdi.

Ulus Hoca, ODTÜ kütüphanesinde okunması gereken tüm kitapları okumuş olsa gerek ki kütüphanenin kokusu üzerine sinmiş bir şekilde dolaşırdı. Camı sürekli düşen bir gözlüğü vardı, gözlüğünün bir camı bir gün tamamen düştükten sonra ‘Yahu Ulus, gözlüğünün camı düşmüş değiştirsene’ diyenlere ‘O benim sağlam gözüm zaten niye değiştireyim ki’ gibi muzip bir cevap verirdi ve ders anlatırken öğrencilerinin konsantrasyonunu gözlüğünün olmayan camından gözünü kaşıdığı anda ister istemez bozardı.  Nitekim öğrencileri ve akademi camiasından herkesle arası çok iyiydi bu sakin ve mütevazi adamın. Bildiği yedi dili ana dili gibi konuşabilen Ulus Hoca; Fransız, Alman, İtalyan ve Rus öğrencilerinden sorularını kendi dillerinde sormalarını ister ve o dillerde cevap verirdi. Konuşmaya başladığı anda, bulunduğu odada profesörler dahil herkes suspus olurdu çünkü kimse psikanalizin teorik, mantıksal, epistemolojik açmazlarını Ulus Hoca kadar iyi betimleyemezdi. Herkesin ondan çok öğreneceği şey vardı, aynı şekilde onun da herkesten. Düzenli yemek yemeyi öğrenmesi gerekiyordu örneğin; kahvesini elinden hiç düşünmeyen Baker kendisine yemek yemesi gerektiği hatırlatılmadığı sürece yemek yemezdi. Bunun yanı sıra saçı başı dağınık gezer, yakın dostları uyarmasa günlerce duş almazdı. Ulus Hoca’yı sürekli aynı kazağı giyerken görmek mümkündü, kıyafet alacak olsundu da beden numarasına asla bakmazdı, dolayısıyla beline bol gelen pantolonlarını iple bağlama gibi pratik bir çözüm üretmişti kendisine. Ulus Hoca böyle bir insandı, bu dünyaya ait maddi hiçbir şeye önem vermeyen, dertlinin derdinden anlayan, Spinoza hayranı bir entelektüeldi. Spinoza hayranlığı o kadar büyüktü ki, iki kedisinin adını da Spinoza koymuştu. 

Batı’dan devraldığımızı söylediği Spinoza felsefesini sadece teorik bir şekilde değil, aynı zamanda pratik bir şekilde uygulanması gerektiği düşüncesindeydi Ulus Hoca. Felsefe, yaşamı düşünmekti çünkü onun için, diğer bir deyişle bölünmez bir insan faaliyetiydi felsefeyle düşünmek, o da yaşamı bu yolla yaşıyordu zaten. Sürekli düşünerek, üreterek, Spinoza ve Deleuze başta olmak üzere birçok düşünür üzerine yazılar yazarak, bunları gelecek kuşaklara öğreterek geçirdi sadece kırk yedi yıllık olan kısacık ömrünü. 12 Temmuz 2007 tarihinde, böbrek ve kalp yetmezliğinden İstanbul’da, ‘Hüzün geriye kalandır biraz Blues dinleyin benim için.’ diyerek aramızdan ayrıldı Ulus Baker. Bir gün yolunuz Kıbrıs’a düşerse, Lefkoşa’da annesi Pembe Marmara’nın hemen yanında bulunan mezarını ziyaret edip Blues dinleyin onun için. Bir taraftan Bandista adlı müzik grubunun bu güzel insanın anısına bestelediği ‘Her Şeyin Şarkısı’ çalarken, Ulus Hoca’mızın yazdığı/çevirdiği eserlerde onunla güzel sohbetler edebilmeniz dileğiyle.

Kaynakça

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here