Roger Keith Barrett, iki sene önce ara verdiği müzikal yaşamına Londra’daki bir stüdyoda devam etmek istemişti, ne var ki kayıt dönemi güzel geçmiş olmasına rağmen başarılı olamamıştı. Bu denemeden bir seneden daha kısa bir süre sonra aynı stüdyoya yolu tekrar düşmüştü. Bu sefer kayıt için değil, yaklaşık yedi ya da sekiz sene önce atıldığı grubunu – bu ayrılığa “atılmak” demek ne kadar doğru olur tartışılır tabii – ziyaret etmek için oradaydı. Roger, ya da insanların onu bildiği adıyla Syd; gruptan atılmadan önce aşırı LSD kullanımının da etkisiyle büyük bir mental çöküş yaşamıştı. Artık sahnede çalamaz hale gelmişti, öyle ki kimi konserlerde tek bir akor çalmakla yetiniyordu hatta bazen hiç çalmadığı bile oluyordu. Grubun gitaristi ve vokalisti olan Syd’in bu hareketleri kabul edilemez raddeye ulaşmıştı ve sonunda soğuk bir 1968 günü konsere giden grup, Syd’i almak için durmamış; Syd’in fişini çekmişti.

29 yaşındaki Syd, yıllar sonra ilk kez gördüğü bu grubun kurucularındandı ve isim babasıydı, iki Blues gitaristinin ismini birleştirerek gruba adını vermişti. Grubun Saykodelik Rock türünde çıkan ilk albümünün de çoğunu o yazmıştı. Sonrasında kariyerine solo devam etmiş ve iki albüm çıkarmıştı, o gün stüdyoda kayıt yapan topluluk ise grubun saykodeliği ayrılınca çizgisinden kopmuştu ve tamamen farklı bir türde müzik yapıyordu; Progresif Rock.

Roger “Syd” Barrett, 1967

Pink Floyd üyeleri, ilk başta stüdyodaki Syd’i tanıyamamışlardı, basçı Roger Waters onu bir görevli sanmıştı, klavyeci Richard Wright ise onun Waters’ın bir arkadaşı olduğunu düşünmüştü. Bir süre sonra grup üyeleri onu ancak tanıyabildiler ve kısa süreli bir şok geçirdiler. Kimisi gözyaşlarını tutamazken kimisi korku içinde donakaldı. Eski arkadaşları epey kilo almış, saçlarını ve kaşlarını kazıtmıştı ve 29 yaşındaki biri için epey yaşlı görünüyordu. Waters, o gün stüdyoda geçirdiği zamanın bir kısmını diş fırçalamaya harcayan Syd’e o sırada son mikslerini yaptıkları yeni şarkıyı dinletti ve fikrini sordu, Syd’in yanıtı kısa ve basitti: Kulağa biraz eski geliyor. Aynı gün kayıttan hemen sonra Syd gruptaki bir nevi halefi olan David Gilmour’un düğününe de gitti, gelişi gibi gidişi de ilginç ve beklenmedik olan Syd, düğün bitmeden bir anda ortadan kayboldu. Bu olaydan seneler sonra Londra’daki Harrods’ta Waters’la anlık bir karşılaşma yaşayan Syd, Waters’ı gördüğü gibi şekerlerle dolu çantasını bırakıp koşarak dışarı çıktı ve sonrasında hiçbir Pink Floyd üyesi onu görmedi.

Syd, Abbey Road Stüdyoları’nda, 1975

Syd Barrett o gün Pink Floyd’u ziyaret ettiğinde grubun üstünde çalıştığı albüm “Wish You Were Here”dı. Pink Floyd, bir önceki albümü “the Dark Side of the Moon”un tarihî başarısından sonra mental ve fiziksel açıdan bir hayli yorulmuştu ve yeni albüm için bir konsepte henüz sahip değildi. Bir süre kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapamamışlardı, ta ki Roger Waters bir konseptle çıkagelene kadar.

Ocak 1975’te stüdyoya giren Pink Floyd’un yeni albümünün temaları arasında yabancılaşma ve yozlaşmış müzik endüstrisinin eleştirisi gibi konular da yer alacaktı, ne var ki albümün asıl konsepti Syd Barrett’tı.

Her ne kadar konsept açısından zorluklar yaşamış olsa da Pink Floyd’un müzikal açıdan eli boş değildi. David Gilmour’un 1974’te grup turnedeyken “kazara” bulduğu dört notalık ufak bir ezgi Waters’ın beğenisini kazanmıştı. Bu ufak ezgi üzerinden uzun ve enstrümantal ağırlıklı bir beste yapıp albümün odak noktasına oturtma fikri de Waters’tan gelmişti. Waters’ın parçayı ikiye ayırıp albümün diğer şarkılarını bir sandviç gibi bu iki parçanın arasına yerleştirme düşüncesine David Gilmour her ne kadar karşı çıksa da grubun genel kararı bu yönde olmuştu. Roger Waters, bu uzun enstrümantal şarkıyı ve genel olarak albümü Syd’in boşluğunun hissettirdiği kaçınılmaz ve anlatılmaz melankoliyi dışa vurmak için bir yol olarak görüyordu, Gilmour o notalara gitarda ilk bastığında hissetmişti bu boşluğu.

Pink Floyd üyeleri Wish You Were Here kayıtlarında
“Remember when you were young you shone like the sun”

Syd o gün stüdyodayken Waters’ın dinletip fikrini sorduğu şarkı, ne tesadüftür ki onun için yazılanıydı: Shine On You Crazy Diamond.

Dokuz bölümden oluşan şarkının baş harfleriyle “SYD” oluşturan grup, parçanın ilk beş bölümünü albümün giriş şarkısı olarak kullanıyor.

Büyük çoğunluğu enstrümantal olan bu 13 dakika 31 saniyelik eserin ilk iki bölümünde, grubun uzun süre üzerinde çalışmasına karşın sonradan vazgeçtiği bir fikrin küçük ölçekte de olsa pratiğe dökülmüş bir hali karşımıza çıkıyor. Tamamen ev eşyaları kullanarak “Household Objects” isimli deneysel bir proje üretme fikrinin peşinden epey koşan Pink Floyd üyeleri, içlerinde farklı miktarlarda su bulunan kadehler kullanarak şarkının girişindeki sekansı elde ediyor. Şarkının ikinci bölümünde karşımıza ilk kıvılcımı yakan o dört notalık ezgi çıkıyor, üçüncü bölümdeyse David Gilmour’un kulaklarımızın pasını silen büyüleyici bir solosu bulunuyor. Parçanın yaklaşık 2 buçuk dakika süren ve dokuzuncu dakikaya doğru başlayan dördüncü bölümü, yani sözlü kısmı, tamamen Syd’e yazılmış dizelerden oluşuyor, beşinci ve son bölümde ise bir bariton saksafon solosuyla birlikte şarkı sönerek albümün ikinci parçasına bağlanıyor.

“Where have you been?
It’s alright we know where you’ve been”

Roger Waters’ın distopik bir bakış açısıyla yazdığı “Welcome to the Machine”, kasvetli müzikal yapısıyla dinleyiciyi etkilemeyi başaran bir şarkı. Mekanik bir dizi sesten oluşan girişten sonra bolca elektronik müzik esintileri hissediyoruz, bateri gibi akustik bir enstrümanın yokluğu da bu duyguyu güçlendiriyor. Bariton bir sese sahip olan David Gilmour için bu şarkıyı söylemesi pek kolay olmamış. Kimi yerlerde dördüncü oktavdaki si notasına kadar çıkmayı deneyen Gilmour, zorlanınca tonu mi minör olan şarkıyı yarım ses geri çekerek mi bemol minörden söylemiş, sonrasında kaydını hızlandırarak şarkıya eklemişler.

Lirikal bakımdan toplum ve toplumun geleceği hakkında pesimist düşünceler barındıran şarkı 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi klasik distopik eserlerden izler de taşıyor. Parçada müzik endüstrisine de dolaylı yoldan eleştiriler mevcut. 

“Oh by the way, which one’s pink?”

Bir önceki şarkının aksine, “Have A Cigar” direkt olarak müzik endüstrisine bir eleştiri niteliği taşıyor. Bu şarkı aynı zamanda albümde bir konuk vokalist tarafından söylenen tek şarkı. Grubun vokalleri Gilmour ve Waters, ikisinin ayrı ayrı söylediği ve düet yaptıkları 3 farklı versiyondan hangisinin daha iyi olduğuna karar veremedikleri için vokalde Roy Harper var.

Şarkının sözleri irdelendiğinde karşımıza çeşitli sembolleştirmeler çıkacaktır. Şarkının adında da geçen sigara imgesi müzik endüstrisinde söz sahibi olanların zenginliğine atıfta bulunurken şarkının belki de en meşhur dizesi, yukarıda andığım dize, aynı insanların çoğu zaman gruplar hakkında bilgi sahibi bile olmadan para kazanmaya baktıklarının güzel bir ifadesi. Şarkının sonunda bendler ve vibratolarla bezenmiş, nota enflasyonundan kaçınmış tipik bir Gilmour solosu bulunuyor. Solodan sonra ise eski bir radyo cızırtısı var, müzik tarihinin en popüler şarkılarından birine geçişi müjdeliyor.

“We’re just two lost souls swimming in a fish bowl year after year”

Kimimize bir arkadaşı, kimimize eski sevgiliyi, kimimizeyse ailemizden birini düşündürmüştür bu şarkı çalarken. Hangi ruh hali içinde olursak olalım kendimizden bir parça bulabildiğimiz bir parça “Wish You Were Here”. Eski bir radyo cızırtısıyla başlayan parça, o radyodan gelen akustik gitarla devam ediyor ve üstüne kaydedilmiş hissi veren akustik gitar solosuyla devam ediyor. O soloyu çalan David Gilmour, kötü çaldığını düşünüyor olsa da her dinleyişimizde bizi etkilemeyi başarıyor. Girişteki radyo sesleri de Gilmour’un arabasında kaydedilmiş. Sözler ise bir aşk şarkısı gibi hissettirse de aslında Roger Waters’ın diğer insanlara yabancılaşmasını ve aynı yollardan geçen Syd Barrett’e duyduğu özlemi anlatıyor bizlere.

Bir çoğumuza sigara yaktıran bu şarkının başında bir de öksürük bulunuyor. Bu öksürük, klavyeci Richard Wright’a ait, Wright bunu şarkıyı dinlerken farketmiş. İlginç olan şey ise Wright’ın sigarayı bırakmaya karar vermesinde bunun etkili olmuş olması.

Shine On’un yanı sıra bu şarkı da Syd’in yokluğunun kederini taşıyor olsa da grup bunu tam anlamıyla kabul etmemekte ısrarcı, Gilmour şarkının daha geniş bir anlam taşıdığını söylüyor. Ne amaçla yazılmış olursa olsun, ne anlam taşırsa taşısın asla eskimeyecek bir parça “Wish You Were Here”.

“Come on you miner for truth and delusion and shine”

Kapanış şarkısı, Shine On You Crazy Diamond’ın açılıştaki beş bölümü dışında kalan dört bölümünden oluşuyor. Tıpkı açılış şarkısı gibi büyük oranda enstrümantal olan bu şarkıda Syd’e yazılan sözler şarkının bir dakikadan daha kısa bir bölümünü oluşturuyor.

Parçanın dokuzuncu ve son bölümü Richard Wright’ın çaldığı bir organ pasajından oluşuyor, 2008’de yaşamını yitiren klavyecinin Pink Floyd tarihindeki son kompozisyonundan. Bu bölüm Syd’in vedasını simgeliyor. Şarkı ve albüm, Syd Barrett’ın yazmış olduğu Pink Floyd şarkısı “See Emily Play”den ufak bir kesitle bitiyor.

David Gilmour, Wish You Were Here kayıtlarında

Wish You Were Here’ın kapağını seçmek, selefininki kadar kolay olmadı. Pink Floyd’un the Dark Side of the Moon’un o meşhur kapağını seçmesi çok uzun sürmemişti, grup üyeleri ne istediğini biliyordu, tasarımcı Storm Thorgerson da öyle. Wish You Were Here için de grubun bir fikri vardı, teması yabancılaşma ve boşluk olan bu albümün kapağı seçilirken Pink Floyd, tamamen beyaz ve boş bir kapak düşünmüştü. Ne yazık ki Liverpool’lu bir grup bunu onlardan önce akıl etmişti, başka bir şey düşünmeleri gerekiyordu. İşe koyulan grup ilginç bir yol buldu, albüme bir kapak seçtiler ama bu kapağın dışında albümü saran siyah bir plastiğin de olmasına karar verdiler. Siyah plastiğin üzerine tokalaşan el figürlerinden oluşan bir çıkartma koyan grup, albüm kapağına da albümün bir başka teması olan yozlaşmış müzik endüstrisini de somutlaştırarak el sıkışan iki kişinin bir fotoğrafını koydu. Solda gördüğümüz kişi müzik endüstrisinde söz sahibi bir iş insanını ve sağda görmüş olduğunuz kişiyse bir müzisyeni temsil ediyor, müzisyenin üzerinde gördüğümüz alevlerin müsebbibi ise iş insanı, kendisinin açgözlülüğü zavallı müzisyenimizin “yanıp gitmesine” sebep olmuş. Warner Bros stüdyolarında çekilen fotoğrafta efekt yok, sağdaki kişinin kıyafetleri gerçekten ateşe verilmiş!

Wish You Were Here’ın kayıtları ve miksleri, Syd’in ziyaretinden günler sonra tamamlandı. 12 Eylül 1975’te çıkan albüm, çıktığı günden bu yana 13 milyondan fazla sattı. Albüm, ABD ve İngiltere’de listelerde zirveye yükselirken Pink Floyd’un anlaşmalı olduğu plak şirketi EMI dünya çapındaki yüksek talebe karşılık vermekte zorlandı. Albüm, eleştirmenlerden olumlu ve olumsuz yönde bir çok eleştiri aldı, ilerleyen yıllarda da grup üyeleri David Gilmour ve Richard Wright, en sevdikleri Pink Floyd albümlerinin Wish You Were Here olduğunu söylediler.

Syd Barrett, 7 Temmuz 2006’da pankreas kanserinden dolayı 60 yaşında hayatını kaybetti. Kariyeri acıklı bir şekilde çok kısa süren Syd, buna rağmen hiç bilmediği kadar çok insanın hayatını etkiledi.

Syd’in ölümünden bir yıl önce bir bağış konserinde tekrar bir araya gelen Pink Floyd, “Wish You Were Here”i çaldı. Şarkı başlayınca arkadaşı Roger Waters, Syd’i anmayı da unutmadı:

“It’s actually quite emotional to be standing up here with these three guys again, after all these years – standing to be counted with the rest of you, anyway, we’re doing this for the people who’re not here – and particularly, of course,

for Syd.”

Pink Floyd, Live 8 konserinde (2005)

Eğer Wish You Were Here’ı dinleyecekseniz, ki bu diyeceğim çoğu Pink Floyd albümü için geçerlidir, albümü dinlerken ilk şarkıdan başlayıp son şarkıya doğru sırasıyla dinleyin. Grubun albümleri alelade şarkı yığınları olmadığından ve bir konsepte sahip olduğundan şarkıları karışık dinlemek pek doğru olmayacaktır; kaseye önce sütü sonra kahvaltılık gevreği koymak gibi. Kahvaltılık gevrek yememeniz en iyisidir tabii ama bu başka bir yazının konusu.

Kaynakça

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here