Alıştığımdan mı yoksa bulunduğum hatta hayatta kalan hiçbir silah arkadaşım olmadığından mıdır, bilemiyorum ama keskin barut kokusunu alamaz olmuştum. Ara sıra duyulan birkaç silah sesini de uzun zamandır duymamıştım. Ellerimle tüfeğimi sıkıca kavramış, hendeğin bir köşesinde çömelmiş, duruyordum. Sol baldırımda bir ıslaklık vardı. Yaralı değildim. Benim gibi şanslı olmayanların kanı nemlendirmişti toprağı. Sırtımı, içi eskimiş ayakkabı ve yırtık pantolonlarla dolu olan küfeye yasladım. Gömleğimin sol cebindeki metal tabakamı çıkardım. Eşimle evlenmeden önce, flörtümüzün ikinci senesinde bana bunu hediye etmişti. Oysa evlendikten sonra bunu yaptığına çok pişman olmuş gibi her fırsatında bana sigarayı bıraktırtmaya çalışıyordu. Sadece iki dal sigaram kalmıştı. İhtiyatlı kullanmalıyım diye düşündüm. Bu sessizlik daha ne kadar sürerdi, bilemiyordum.  Savaşın bitmiş olma ihtimali var mıydı? Öyleyse kim kazanmıştı? Böyle başıma taktığım kasketim gibi yanımda taşıdığım kasvetimle, ağır ağır bir köşeye oturmuş sigara içmeyi düşündüğüme göre kazanmış olamayacağımıza kanaat getirdim. Zaten sigara içmek de müsaade etmiyor ya insanın bir kerecik olsun kazanmasına. Kaçmalı mıydım? Ne tarafa doğru koşmalıydım? Ne önemi vardı ki? Tüm silah arkadaşlarım gözlerimin önünde hareketsiz bir şekilde hendeğin içini dolduruyordu. Bazı parçaları hendeğin yukarısında kalanlarda olmuştu. Onları tanımamaya çalışıyordum. Hatıralarımdaki gibi kalmalılardı. Bu şekilde hatırlanmayı hak etmiyorlardı. Elimde bir sıcaklık hissettim. Sigaranın sonuna gelmiştim. Daha biraz önce ihtiyatlı kullanmam gerektiğini düşünmüyor muydum? Sonuncuyu belki de üzerime açılacak düşman ateşine saklamalıydım. Tüfeğimin dipçiğinin bir kısmını çamurlaşmış toprağın içine gömdüm ve ondan güç alarak yavaşça yerimden doğruldum. Gözlerimi üniformamın üzerinde şöyle bir gezdirdim. Sağ elimle üzerime yapışan toprak parçalarını hafifçe silktim. Böyle bir patikada yürümesi gerçekten zordu. Kimi adımların ardından dengeni kaybedip bir silah arkadaşını çiğnemek ve tüm bu vahşetin ortasında, ne tarafa yürüyeceğini seçmeye çalışmak zordu. Peki, tetik parmağım bu vahşette rol almış mıydı? Hatırlayamıyordum.

Birkaç metre ileride, toprak patika iki koridora ayrılıyordu. Soldaki koridor birinci hatta çıkıyordu. Bu hat silahlı çarpışmanın en sert geçtiği yerdi. Günbegün şehit haberleri geliyor, içim içimi kemiriyordu. Kardeşlerimi kaybettiğim yetmezmiş gibi öz kardeşimin ölüm haberine de kendimi hazırlar olmuştum. Kardeşim birinci hatta görev alıyordu. İsmi Ferdi idi, daha 20 yaşındaydı. Yeni nişanlanmış aklı başında bir çocuktu. Yani bana hiç benzemezdi. Yabancı bir yüksekokula kabul edilmiş, kara kara nişanlısını nasıl geride bırakacağını düşünürken, çıkan savaş onun yarasına su serpmiş, derdini kökünden kazımıştı. Böyle bir durumda kaçıp gidemezdi ya. Ardımdan ne derler, diye düşünürdü kim bilir. Aslında bana kalırsa Hülya’yı da yurt dışına götürmenin bir yolunu bulabilseydi, burayı terk etmek için bir dakika bile beklemezdi. Haberden beş gün sonra ordu köyümüze ulaşmış, bizleri durumun ehemmiyeti hakkında bilgilendirmiş ve rıza sormaksızın alıkoymuştu. Hayır, bu görevden kaçacak değildik. Onlar beşinci gün gelmezse, biz altıncı gün onlara gitmiş olurduk ama ne bileyim işte… Aramızda çocuklar vardı, geleceğe dair umut dolu çocuklar, yuva kuracaklar. Memleketten ayrılırken, anam kardeşimle birbirimize göz kulak olmamızı istemişti. Yüzünü ne kadar endişesizmiş gibi göstermeye çalıştıysa da gözleri söylüyordu gerçekleri. Buna rağmen anacığım, bizden her zaman daha cesur olmuştu böyle vedalarda. Ayrılmadan önce birkaç sefer elini öptüm Hatice Sultanımın. Birkaç sefer o güzel gözlerine baktım. Bir sevgiliden ayrılmak kadar zordu şimdi arkamı dönüp gitmek. Yine de gitmek zorundaydım. Sıra eşimle vedalaşmaya geldiğinde, birkaç kucak mesafede bir süre duraksayıp, onu izledim. Belki, onunla ilk tanıştığım zamanlardaki gibi güzel gelmiyordu artık onu izlemek. Birlikte geçirdiğimiz acı, tatlı sekiz senenin ardından, birbirimizi yormuş, yıpratmış, sevgisiz kalmıştık ama yine de o gün… Ne bileyim? Pek güzel gözükmüştü gözüme. Zaten böyle zamanlar değil midir her şeye rağmen sevgiyi üstün kılan? Sarıldım. Kafamı saçlarının arasına gömüp, gizledim. Saçlarının kokusunu öyle bir çektim ki ciğerlerime, yıllarca sürmesini istedim. Savaş ne zaman biter, bilinmez. Boynunu ve yüzünü öptüm. Ah, ulan ayrılık! Bir bitişi başlangıca çeviren, sönmüş duyguları alevlendiren, ah ulan ayrılık!

Zihnim anılarıyla boğuşurken, ben kendimde değildim. Yorgun adımlarım, nemli hendek duvarına dayanarak ilerlememe sebep oluyordu ve ben belli ki kendi sonumu düşünmeden, sol koridordan kardeşimin bulunduğu hatta ilerliyordum. Hala bulunduğunu umduğum o hatta. Eğer vatanın yekvücut olduğunu düşünürsek, şimdi kendimi sürüklemeye çalıştığım bu uzun, ucu görünmeyen, çukur yol, onun bir damarı ve biz, askerler de içindeki al ve akyuvarlardık. Ama bulunduğumuz gerçeklikte unutmamamız gereken bir şey vardı: Al, çoktan yuvarlanmıştı.

Benim memleketimde kırmızı toprak demek, bereket demektir. Gerçekten de onun üzerine ne ekip, biçerseniz –biraz da bu işlerden anlıyorsanız- emeğinizin karşılığını fazlasıyla alırsınız. Fakat şu an bahsettiğim kırmızı, başka bir kırmızı… Bu kırmızı bir zehir, bir hastalık ve sadece benim ülkem için değil, diğer ülkelerin de sahip olduğu bir hastalık. Bu hastalık öyle ıslak ki, elimi her sürüdüğümde paramparça dökülen ve avuç içime dolan şu kirli, mermi kovanlı toprak gibi bir hastalık ama katiyen nezle veya ishal gibi değil, belki bir kabızlık durumu, bir hazımsızlığı insanoğlunun, insanoğluna duyduğu… Gönlünü, gözüyle doyurabileceğini sanan gözü doymamışların gözünü bürümüş bir açlıkla sarıldığı, aciz, korkak ve aynı anda kibirli çokbilmişliklerinin gölgesine gizledikleri her şeye sahip olma hırslarıyla ve ağaçların yeşil yapraklarına gizledikleri beyaz üstüne siyah formatıyla, sözde akılcı ve mantıkçı meşruiyetlerinde yaşattıkları, düşmanca bir hastalık. Bolluk içinde olanın, bolluğunun korunması veyahut genişlemesi amacıyla, yokluk içinde olanı pis işlerine alet ettiği, kendilerine ait olan ama asla kendi ellerinin tetiği çekmeye tenezzül etmediği silahlarıyla ve yine kendi sahip oldukları tonlarca merminin aracılığıyla, yokluk içinde olanın canına kastettikleri ve yüzleri kızaracağı yerde böbürlenerek kendilerini şanla, şöhretle, madalya ve nişanlarla ödüllendirdikleri ama sonunda hep kötülerin kazandığı bayat bir film senaryosu… Ve şimdi ben ölümün pençesinde sendeleyerek yürüyor, aklımdan bu düşünceleri geçirip, öfkeleniyordum. Kerestelerle yaptığımız istinat duvarlarının üzerimize açılmış yaylım ve top ateşinin etkisiyle yerlerinden fırlamış ve bazı noktalarda tamamen yerle bir olmuş halini görüyor, bu gibi yıkıntıların üzerinden geçerken siperin dışında görünmemek için eğiliyor, bazen de emekliyordum.

Birinci hattaki kerpiç eve yaklaştığımda, omzuma astığım tüfeğimi omzumdan indirerek ellerimin arasına aldım. Dipçiğini sağ omzumun içine yaslayıp biraz da çömelerek, kapıya doğru yaklaştım. Bir düşman askeri ile karşılaşabileceğim ihtimali, kalbimi bir tank paletinin altında eziliyormuş gibi sıkıştırıyor, ciğerlerimden çeneme doğru uzanan bir ağrı gibi saplanıyordu. Ensemin arkasından sırtıma doğru soğuk terler boşalıyor ve ben, birkaç salise içinde, onun muhtemelen sadece bir ter olarak kalmayacağını -daha iyi bir anlatımla- ölüm korkusunu, hatta onun soğuk nefesini ensemde hissediyordum. Namlunun ucuyla aralanmış halde bulunan kapıyı ittirdim. Birbirimizi daha kötü bir ruh haline sürüklememek için birbirimizden sakındığımız, tüm iniltilerimiz ve bağrışmalarımız kapının gıcırtısında toplanmış gibi böldü sessizliği. Kapı, hareketini tamamlayana ve bitişiğindeki duvara çarpıp durana kadar içeri girmekte tereddüt ettim. Acı seslerin bitişiyle beraber, önce silahımı içeri doğrultarak ve daha sonra çöktüğüm yerden kendim de doğrularak eşiği geçtim. İçi boş birkaç erzak kutusu, kullanılmamış birkaç düzine mermi, ahizesi ile bağlantısı kopuk VHF Sailor 144 C model bir telsiz düzeneği, yerlere saçılmış sargı bezleri ve ise bulanmış pamuklardan başka hiçbir şey yoktu odada. O anda, daha önce görmezden geldiğim gerçeğin farkına vardım. Mevzinin bu kısmına geldiğimden beri hayatta olan birini görmeyi geçtim, bir ceset ile dahi karşılaşmamıştım. Bunca adam nasıl ortadan kaybolmuştu, esir mi düşmüştüler? Peki ya Ferdi, o da mı esirdi? Başka bir ihtimal olamazdı. Merkez karargâhın kuşatıldığı haberi yaklaşık bir hafta önce bize bildirilmişti. O zamandan beri kendimizi, kangren olmuş ve kesilmesi gereken bir parmak gibi hissediyorduk. Geriye gidemez, siper içinden sağa veya sola uzun mesafeler kat ederek, güvenli düzlüklere çıkamazdık.

Eğer bir düşman çemberi içindeyseniz, artık bulunduğunuz yerin kuzey veya güneyde mi, batı veya doğuda mı olduğunun bir önemi kalmaz. Herhangi bir tarafa attığınız her adım, sizi dosdoğru ileriye, kendi ölümünüze götürür. Çemberi daha büyük bir çemberle çevreleyebileceğini düşündüğünüz bir yardım elinden de yoksunsanız, çemberin merkezinin nereye düştüğü, sizin o merkeze göre hangi konumda konuşlandığınızın da bir önemi kalmamıştır. İsterseniz, oturduğunuz yerde ölümünüzün size gelmesini bekleyebilirsiniz. Bu sizin için daha az zahmetli olacaktır. Fakat böyle bir tercihte, kendinizi büyük bir gerginlik içinde hissedeceksiniz. Çünkü artık gerçekten söz sahibi olanın siz olmadığı gerçeği, algı perdelerinizden teker teker sıyrılmış karşınızda duruyor olacaktır. Eylemlerinizin edilgenliği yüzünüze vurulmuştur. Belki de farkında olmadan tüm hayatınız böyle yaşandı, kim bilir. Tabi buna yaşamak denebilirse ve yine kim bilir…  Aslında, bir tek siz bilebilirsiniz bunu. Birisi gelip, bunu sizin için size söylemez. Benim şu an yaptığım nedir, diye soracak olursanız, kendi ölümü üzerinde hak sahibi olan bir adamın kişisel itirafları, diyelim. Bunu ister kardeşimi bulmak için yaptığımı düşünün, ister daha büyük bir gizemi ortadan kaldırmak için veya kendim için. Ayaklarım beni çoktan siperin dışına çekmiş, düşman mevzilerinin üstüne hızlı adımlarla ilerliyordum. Bir elim tüfeğimin kayışını sıkı sıkıya kavramışken, diğeri gömlek ceplerimin hangisine koymuş olduğumu unuttuğum o son dal sigarayı aramakla meşguldü. Kendimi ölümüme yaptığım bu yolculuk esnasında gergin hissetmesem, gümüş tabakayı sol cebime koyduğumu hatırlardım veya her sağ adımımın ardından gömleğimin vücuduma temas ettiği zamanlarda, onu sol tarafa koymuş olduğumu fark ederdim. Gerginlik dediysem de, öyle hemen sevinmeyin, sizinki gibi değil, efendim. En nihayetinde bitecek olan benimkisi.

Herkesin rahatlıkla görebileceği bir düzlükte ve birkaç talim tecrübesi olan her askerin kolaylıkla atış yapabileceği bir mesafeye doğru yaklaşıyordum. Son kez konuştum herkesle kafamda. İçimi döker adım anlattım ne kaldıysa. Uzun uğraşlar sonunda, ilk önce eşimin vesikalığını buldum sonra da sigara çıktı ortaya. Affet beni sevgilim. Daha önce çok fırsatım oldu ama inanmadım. Sigara öldürür diye koca harflerle yazmışlardı oysa. Düşman mevzilerinin on bilemedin on beş metre kadar ilerisinde durmuş, sevdiğimin fotoğrafını okşayarak sigaranın sonunu getirirken, ömrümü de onunla aynı kader hizasına sokmuştum. Eee, bir askerlik alışkanlığıdır aldı gitti beni. Sonra yine elimde o tanıdık sıcaklığı hissettim. Eşimin ellerinden gelen bir tanıdıklık değildi avuçlarımdaki. Daha yakın bir zamandan hatıraydı bana kalan. Sigaranın sonu gelmişti. Sonra sırasıyla sağ diz kapağımda, midemde, sol omzumda, tekrar midemde ve göğsümde bir sıcaklık hissettim. Bu sefer onun kolları arasında olduğuma kendimi iyice ikna etmek istemiştim. Ölüm ve düştüğüm toprak, o kokmuyordu ama yine de beni, onun gibi kucakladılar. Tesellimi onlardan buldum. Vücudumdaki deliklerden akan kanlar ile ruhum da akıp, özgürleşiyordu. Elimden düşürdüğüm izmarit biraz ötemde, gözlerimin hizasında cılız bir ateş halini almıştı. Bana doğru koşan yüzler gördüm. Hepsi aynı çehreye sahip, hepsi tanıdık, hepsi Ferdi… Göz kapaklarımla beraber söndü o cılız ateş, o soluk güneş. Her şey eş zamanlı, benimle beraber, kararıp kayboldular.     

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here