Evet, bu yazı bir müze gezisi anlatısı ve evet, biliyorum ki daha başlığından okuması sıkıcı olacağı kanısına varıyoruz çünkü ne yazık ki henüz “müze gezme” kültürünü yerleştiremedik ülkemizde. Yedisinden yetmişine bizim için hala birtakım sıkıcı ve anlamsız taşları, tabletleri veyahut araçları camın öte tarafından görmekten ibarettir bir müze ziyareti. O yüzden yazısını okumak da bir hayli can sıkıcı gelebiliyor. Fakat ben yine de bu riski göze alıp yazacağım çünkü bir kez olsun ayak bastım ben o müzelerin büyüleyici ve gizemli dünyasına ve şimdi de oradan çıkamıyorum. Demem o ki; ben tadına vardım, anladım müze gezmenin ne demek olduğunu ve istiyorum ki müzelerimizde meraklı turistlerimizden daha çok bizler olalım, bizler dolduralım ve bizler tartışalım gördüğümüz “birtakım taşlar ve tabletler” üzerine. Gittiğim her müzede sanki yabancı bir ülkenin müzesindeymişim gibi hissetmek ve oradaki yokluğumuzdan utanmak istemiyorum. Evet, biliyorum belki bazılarınız bana kızacaksınız ve “Milletin ekmek parası kazanma telaşından vakti mi kalıyor, vakti kalsa da buna ayıracak bütçesi mi kalıyor” diyeceksiniz hele ki müzelere yine zammın geldiği bugünlerde, olsun her şeyin farkında olarak yazacağım. Hem belki vakti ve bütçesi olmayan arkadaşlarım da okuyunca gezmiş kadar olur ve gezebilmek için “Neden bu zamlar!” diye serzenişte bulunur artık.

O halde lafı daha fazla uzatmadan bu yazıda gezeceğimiz müzemize gelelim. Anadolu Medeniyetleri Müzesi… Adını çokça duyduğumuz hatta gidip görmemişsek bile gitmiş kadar olduğumuz bir müze. Henüz içeri girmeden daha bahçesinde selamlar bizi Anadolu’dan heykeller ve sanki gizemli Anadolu’yu görmemiz için bizi içeri davet eder. Biz ise gerçekten de davetlerini kabul edip içeriye girdiğimizde Anadolu ile tanışıp insanlığın sırrını çözecekmişiz gibi hissederiz. Şimdi sizi, başlangıçta yalnızca Hitit sergisi olması gibi müzenin kuruluş tarihinden bahsederek, aldığı ödülleri söyleyerek ya da 11 bölümden oluştuğunu söyleyip bölümlerini sıralayarak sıkmak gibi bir niyetim hiç yok ancak yine de müzenin muazzam bir düzene sahip olduğunu bilmekte fayda var. Öyle ki girdiğiniz zaman ilk önce insanlığın ilk izlerini, yaşam mücadelesi içinde verdikleri ilk eserleri görürsünüz. Daha akademik bir terimle ifade edecek olursak Paleolitik Çağ ile başlıyorsunuz müzedeki yolculuğunuza ve sonrasında kronolojik olarak insanlığın geçirmiş olduğu dönemleri adeta tek tek siz de geçiriyorsunuz. Mesela biraz ilerleyince arkeolojik kalıntıların daha çok Çatalhöyük bölgesine ait olduğunu göreceksiniz, bunun sebebi ise Neolitik Çağ ile birlikte insanların yerleşik hayata geçmesi ve ilk yerleşim yerinin de Çatalhöyük olmasıdır. Bir de ilginizi “stamp seal” dediğimiz mühürler çekebilir çünkü bunlar bugün başımıza bela olan özel mülkiyet anlayışının oluşmaya başladığının ilk somut örnekleridir. Müzenin bu kısmını da bitirdikten sonra karşınıza sıkça çanak-çömlek, vazo ve dekoratif eşyaların çıkmasına şaşırmayın çünkü artık Kalkolitik Çağ dediğimiz Cilalı Taş Devri’ne girmiş bulunuyorsunuz. Açıkçası ben burayı biraz hızlı geçmiştim, hızlı geçtim ki benim için daha heyecan verici olan müzenin ileriki kısımlarını daha çok inceleyebileyim. Müzenin geri kalanında sırasıyla Asurluların, Hititlilerin, Frigyalıların, Urartuların ve son olarak Lidyalıların tarihten bugüne neler bıraktıklarını görebilirsiniz. Bu isimlere aşina olduğunuzu ve görür görmez aklınıza lisedeki sıkıcı tarih derslerinin geldiğini tahmin edebiliyorum fakat emin olun, bu uygarlıkların insanlığa kazandırdıklarını bizzat kendi gözleriniz ile görmeniz sizi heyecanlandıracaktır. Aynı zamanda sizden binlerce yıl önce yaşamış olan insanların varlığına ikna olacak ve tarihin ders kitaplarında yazan birtakım efsanelerden ibaret olmadığını kavrayacaksınız. İşte tam bu noktada müze gezmek çok keyifli bir hale bürünür sizin için; çünkü geçmişe dair keşfedeceğiniz daha çok şey vardır. Ben de sizinle naçizane kendi keşfettiğim, daha doğrusu en çok ilgimi çeken şeyi paylaşmak istiyorum Anadolu Medeniyetler Müzesi’ne dair. Kadın figürleri… Evet, çokça kadın figürü ile karşılaşırsınız burada. Neredeyse her dönemde ve her uygarlıkta muhakkak vardır. Kimi yerde figürlerin detayları daha belirgin, anatomik olarak daha fazla gerçeğe yakındır çünkü dönem ilerlemiş ve insanlığın bilgi düzeyi artmıştır; kimi yerlerde de farklı renklerde olmaları ilginizi çeker çünkü ait olduğu uygarlığın bulunduğu coğrafi konumuna göre taştan, pişmiş kilden, mermerden, tunçtan, gümüşten veya altından yapılmış olabilir. Fakat en çok ilgi çekici olan ise hepsinin ortak bir yönünün olmasıdır. Dikkatli incelediğinizde fark edeceksiniz ki aslında hepsinde aynı şey vurgulanmaya çalışılmıştır: kadının statüsü. İri meme ve belirgin vajina detayları bereketi ve doğurganlığı ifade ederken bebek emziren kadın figürleri de daha o dönemlerden kadının asli görevine işaret ediyordu. Kaldı ki tüm bunlar dönem insanının kadına kutsallık yüklediğini gösteren kanıtlardır. Tabii şimdiki bilgi birikimimizle baktığımızda bunun gülünç bir yanı da var çünkü kadına yüklenen kutsallık biraz da yetersiz bilgiden kaynaklanıyordu. Doğumun 9 ay kadar geç bir sürede gerçekleşmesi erkeğin doğumdaki rolünü unutturduğu için kadın neredeyse yaratıcı olarak algılanıyordu. Ne var ki günümüzde, edindiğimiz onca bilgi birikimine rağmen yaratıcılık veya kutsallık atfedilmese de doğurganlık hâlâ kadının en önemli özelliği ve görevi olarak görülebiliyor maalesef. Bu da bizi bazı şeylerin geçmişte de bugünde de aynı olduğu düşüncesine itebiliyor ancak çok önemli bir fark var. Geçmişte bilgi yetersizliğinden kaynaklanırken günümüzde egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda bizzat bile isteğe kadınların en önemli özelliğinin doğurganlığı olduğu düşüncesi hakim kılınıyor çünkü ataerkil sistemin bir şekilde devam etmesi gerek!

Neyse, müze gezintimize devam edelim. Hazır yaratıcılık ve kutsallıktan bahsetmişken bir de tanrı figürlerine göz atalım. Yine bilgi yetersizliğinden ötürü evreni ve işleyişini açıklayamayan insanlık, dolayısıyla her şeyi bildiğini varsaydıkları birtakım tanrılar tasvir etme ihtiyacı duymuş ve bununla da kalmayıp heykellerini yapmışlardır. Mesela, M.Ö. 6. yüzyılda karşımıza daha çok leopar figürleri çıkarken M.Ö. 3.yüzyılda ise boğa figürlerini sıklıkla görüyoruz. Bunların yanı sıra at ve aslan figürleri de çokça karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar o dönemin insanları için önemli bir anlama sahip olmalı ki hayatlarının her alanında değişik malzemelerle şekillendirmişler. Kısacası, insanlığın anlam arayışı kesintiye uğramadan devam etmiş ve sürekli ileriye akan tarihte edindiği bilgi birikimi ile yeni formlara bürünmüştür.

Müze gezmek diyorduk yazının başında… Biliyorum ki geçirdiğimiz şu zor günlerde tüm sosyalliklerimizden kopmuş olmanın verdiği bir bunalım içerisindeyiz fakat unutmamamız gereken şey; insanlık bu belanın üstesinden gelecek ve biz tekrar gezmelere çıkacağız. İşte bu yüzden, eğer bugünün değerlerini ve bu değerleri oluşturan nesnel koşulları daha iyi anlamak ve tabii bir de tarihi canlı öğrenmek istiyorsanız normal hayatlarımıza döndüğümüzde hiç zaman kaybetmeden kendinizi bir müzeye atın derim!

Başlangıç durağınız Anadolu Medeniyetleri Müzesi olabilir..

Ayrıca Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni online tur için tıklayabilirsiniz.

Müzedeki diğer eserlerden birkaçı;

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here