Ankara’da öğrenci olmak üzerine bir yazı yazmam istendiğinde meseleye nereden başlayabileceğimi kestirmem güç oldu – ki hala başlayabildim mi, emin değilim. Bu güçlüğün birkaç nedeni var. Öncelikle Funda Şenol Cantek’in “yabanlar” ve “yerliler” arasındaki kurduğu mecazdan doğru, bugün artık “Ankaralı” olmak mümkünse de Cumhuriyet’in kuruluşuyla başkent olan bu şehrin [tüm siyasi çağrışım ve gösterenlerinden bağımsız olarak] yerlisi, sakini, -lısı olma meselesi hep bir sancıya işaret eder. Birçokları ve çoğumuz için Ankara okuduğumuz okul, yaptığımız meslekler nedeniyle geldiğimiz ve bu işin gerektirdiği kadar kalacağımız ömrümüzde bir duraktır. Yerlisi olmayı düşünmeden yaşadığımız bir şehirdir. Bir diğer güçlük ise Ankara’nın geride bıraktığımız 20 yılda bir şehir olarak [kaldırımından kültürel hayatına kadar] içimizi acıtan bir şekilde aşınmış olmasıdır. Bu aşınmaya karşın [belki de buna dair duyulan acıyı sıvazlama çabası olarak] yine bu dönemde Ankara üzerine [Behzat Ç’sinden sergilere] önemli bir üretim yapıldı, özgün bir Ankara miti/anlatısı kuruldu. Hal böyle olunca insan kendi kişisel deneyiminden hareketle, bir başkasına mistik görünebilecek bir patikadan yürümek; bir başkasının, “Hayır ben hiç de böyle yaşamadım” itirazına hayli açık bir anlatı içinde konuşmak durumunda kalıyor. Ama öyle olması gerekiyorsa da bir mahsuru yok.

Kızılay Meydanı

Bu garip şehirdeki ikametime farklı zamanlarla, farklı nedenlerle, farklı uzunluklarda aralar vermiş olmama rağmen kendimi 1996 yılından bu yana Ankaralı sayarım. Üniversite sınavında tercihimi yaparken [üniversite okurken İstanbul’da olmamak adına] ODTÜ’yü hedeflemiş fakat bulunduğu şehir üzerine hiç uzun uzadıya düşünmemiştim. Ankara’ya dair bildiklerim; başkent olduğu, denizi olmadığı, ben küçükken cumartesi günleri TRT’de yayınlanan çocuk programlarının çekildiği stüdyoların bu şehirde bulunduğu [ve muhtemelen bizden daha mutlu çocukların yaşadığı] ve çocukken ailemle yaptığımız ama hatırlamadığım bir geziden yadigar sert ifadeli heykellerin önünde çekilmiş birkaç fotoğraftı. Sonuçlar açıklandığında aynı mahalleden sınava beraber hazırlandığımız bir arkadaşımla birlikte ODTÜ’yü kazandığımızı görmüş ve sevinmiştik. Ankara’ya ilk seyahatimizi Haydarpaşa’dan sabah kalkan Başkent Ekspresi’yle yapmış sonraki yıllardaki tercihimiz ise Anadolu Ekspresi’yle yaptığımız gece yolculukları olmuştu. Gece trenleri Ankara’da öğrenci olmanın çok önemli bir cüzüydü ve Türkiye’de öğrenci olmaya dair birçok şeyle birlikte geçmişte kaldı.

Günümüzün Ankara Dolmuşları

Bizim kuşağımızda ODTÜ’lü öğrenciler yeni bir şehre geldiklerini zamanla anlardı. Bugün ormanı kuşatan o gri binalar, hafta sonu kampüsü dolduran kalabalıklar yoktu. O zamanlar kampüs, Ankara’da bir yer gibi değil de Ankara’ya yakın bir boşluğa demirlemiş gemi gibiydi. Mesela özellikle ilk yıllarda Eylül’de gelip dönem sonunda ara tatili için memlekete gidene kadar kampüs dışına çıkmayan çok olurdu. Bazı firmaların Sunshine’da ofisleri vardı ve AŞTİ’den kalkan otobüsler ODTÜ’ye uğradıktan sonra yola devam ederdi. 

Bugünden düşününce kampüs merkezli bu yaşamın Ankara’nın nasıl bir şehir-şahsiyetine sahip olduğundan kaynaklandığını görüyorum. Zor bir şehir Ankara ya da o zamanlar zor bir şehirdi. Kendini hemen açık etmez, dışarıdan bakıldığında içine kapalı, sevimsiz, eğlencesiz, resmi ve “gri” gözükür. Yolu bir nedenle buraya düşen, başka şehirlerde okuyanların “Eee bu akşam ne yapacağız? Yapacak bir şey var mı Ankara’da?” gibi takılmalarını gerçekten hak eden bir mesafesi vardır. Cemal Süreya’nın, bir anlamda bu şehre gelmeye mecbur kalmış kuşakların duygusunu ifade ettiği, “Ankara Ankara, en iyi kalpli üvey ana” seslenişinde karşılığını bulan bir mesafe.

Ankara sizi davet etmez, size özel ihtimam göstermez, üzgünsünüz ya da canınız sıkılıyor diye dertlenmez. Öylece oradadır. Serin bir yayla gibi. Fakat zamanla, içinde yaşadıkça, yaşantısına katıldıkça Ankara’nın sahip olduğu bu müstesna şehir-şahsiyetinin size bulaştığını hissedersiniz. Bu serin yaylanın yamaçlarında gezindikçe, çalan davullara kulak kesildikçe bu şehir ve bu şehirde yaşayan diğer insanlarla aranızda bir akrabalık kurulduğunu hissedersiniz. Bu o kadar nev-i şahsına münhasır bir bağdır ki Ankara’ya bulaşmış kişileri kalabalık ortamlarda ayırt edebilmenizi dahi mümkün kılar. Yüzlerinde Ankara gölgesi kalmıştır. Bu nedenle Ankara’da lisans okuduktan sonra şehir değiştirmek güç bir süreç olarak yaşanırdı. Benim kuşağımda “Ankara kafasını kırmak” ya da “İstanbul kafasına geçmek” olarak anardık bu sancıyı. Şimdi nasıl yaşanıyor bilmiyorum. 

Sözü bağlarken belki de söylenebilecek tek şey onunla ilişkilenme biçiminize göre Ankara sizde de mutlaka bir iz bırakacak. Bir yaşam deneyimi olarak bunu nasıl karşılayacağınız ise sizi siz yapan şeylerden biri olarak kalacak sonrasına.

Not: Yazıya eşlik eden görsellerin tümü Everyday_Ankara İnstagram hesabından kullanma müsadesiyle alınmıştır. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here