“Burada sanki daha farklı bir şey söz konusuydu, gönül işleriyle karışık mide bulandırıcı bir ruhsal bulamaç ve romanesk bir öfke. Tanrı bilir kime karşı ve ne için beslenen ve giderilmesi asla mümkün olmayan her türlü ölçünün dışında bir hakir görme duygusu. Kısacası ciddi bir toplulukta asla hoş görülemeyecek, her aklı başında insan içinse ilahi ceza olarak nitelenebilecek alabildiğine gülünç bir şey.”

                                                                                       Dostoyevski, Budala

 “bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık”

                                                                                      Küçük İskender

 

           Karadeniz’de tutulan balıkları Ankara’ya taşınması için kamyonlara yüklenirken martılar bu durumu görür ve yol boyunca balıkları yiyerek hem karınlarını doyururlar hem de takip ederlerdi ki Ankara’ya varınca işler değişir ve kısa bir zaman sonra açlıktan ölürlerdi. Bir zamanlar Ankara’da her martı gördüğünde kulaktan dolma bu hüzünlü ölüm hikâyesini kendi yaşadığı başarısız aşk denemelerine benzetirdi ama artık o zamanlar yerini çağşaklı zamanlara bırakmıştı. Şimdi yürüdüğü sokağın ilerisindeki Türkiye’nin daha çürümediği zamanlardan kalan apartmanın çatısında etrafında ölümüne uçan martı artık hüzünden ziyade alaycı bir karikatürden ibaretti.

Hızlı adımlarla yürüyordu ve buluşma saati fazlasıyla geçmişti. Doğru zamanda doğru yerde olmakla ilgili hep sıkıntısı olmuştu zaten. Üstüne üstlük elinde tuttuğu sigaradan çıkan dumanla gökyüzünü boyadığı hissine de kapıldı. Griliğin tüm suçlusu kendisi miydi? Arada kalmışlık…

Elindeki sigarayı atıp bir kafeye girdi. Neşeli masalar, samimiyetsiz garson, hüzünlü masalar, yorgun garson, yalnız masalar, garson yok, kendisini bekleyen gri bir dumanla kaplı masa ve oturmuş ona bakan Müjgân…

Acaba gri masanın suçlusu da mı kendisiydi? Hayır, hayır sebep olanlar utansın! (utanmazlar bilirsiniz) Arada kalmışlık artık yok.

Karşısına oturdu. “Çok ama çok özür dilerim Müjgân. Dolmuş bir türlü gelmek bilmedi. Sanki dolmuşların zamanında gelmekle ilgili kronik bir problemleri var gibiydi.” Sempatik olmayı hiç becerememişti.

Müjgân elindeki sigarayı kül tablasında söndürdü. Artık kül tablasında yedi izmarit vardı. Yedi izmarite sebep olan geç kalmışlık. Bunlar şuan hesaplanılanlar.

İç çekerek, “Önemli değil Giray ben alıştım zaten. Gelmeyen dolmuşlar ve gelmeyen sen…” dedi. Aniden uzun ve güçlü kirpiklerinden destek alan hüzünlü gözlerini Giray’ın gözlerine dikti.

Müjgân isminin anlamı kirpik demekti. Kirpiklerin bakışlarda ne kadar etkili olduğunu Müjgân sayesinde anlamıştı zamanında Giray ve gene o kirpikler altında ezildiğini hissetti.

Aniden yorgun garson geldi. Hiçbir sormadı. İki çay istediler. Giray dirseklerini masaya dayadı ve hafifçe öne eğilerek ve arsızca bir tebessümle(bu tebessüm her zaman bu bakışları paramparça etmede işe yaramıştı), “Benimle neden görüşmek istedin?” dedi. Artık Müjgânın bakışlarından geriye sadece hüzünlü gözler kalmıştı.

Müjgân sesi titreyerek, “Giray anlayamıyorum, yani neden benden uzaklaşmak istiyorsun? Ben senden beni sevmeni istemiyorum ki. Böyle emrivaki bir şey olamaz da zaten. Sevgi böyle bir şey değildir. Gerçekten sevmek sevilmek için değildir. Belki sevgimle seni boğuyorum ama söz daha dikkatli davranacağım. Yani arada konuşsak bile yeter benim için.”

Kafenin sarı ışıkları yanmıştı. Açıkçası loş ama sarhoş edici huzurlu bir ortama dönmüştü. Müjgân, Auguste Rodin’in Baccante büstündeki o zarif kadına dönüşmüş. Uzun siyah saçları arasındaki o zarif yüzü ortaya çıkmıştı. Lacivert gözlerinde ise birazdan fırtına kopacağını ve dalgaların kabaracağını tahmin etmek ise çok kolaydı.

Yorgun garson çayları getirdi. Giray şekerlikten iki şeker aldı. Müjgân ise tek şeker aldı. Şekerler ambalajından çıktı ve çayların içine düştü.

Giray, “Seni hiçbir şekilde istemiyorum.” dedi çayını karıştırırken içinde oluşan küçük girdabı izleyerek.

Bir insanı istemek ya da istememek tüm mesele bu muydu gerçekten?

Müjgân kaskatı kesilmişti. Ayağı kalktı. Giray Müjgan’ın titreyen ellerini izliyordu sonra göz göze geldiler. Müjgân ellerini masaya koyarak, “Seni artık hiçbir şekilde rahatsız etmeyeceğim.” dedi. Gözlerindeki fırtınada yükselen dalgalar, alabora olan gemiler ve hüzünlü şarkılar söyleyen denizkızlarıyla gitti.

Ondan geriye karıştırılmamış ince belli bir çay bardağında eriyen tek küp şeker kalmıştı. Umutların erimesini hızlandırmak için kaşığa ihtiyaç yoktu. Peki ya aşkın?

Yalnız ve gri masa. Art arda yakılan sigaralar. İçilen çaylar. Her şeyin tıkırında olduğuna inanma halleri. Çingeneler Zamanın’da kendine yalan söylediğinden beri kimseye güvenmeyen karakterimizle Giray’ın benzerlik gösterildiğine dair elimizde henüz sosyal bilimlerde bir araştırma makalesi yazılmadığını söyleyebiliriz

Masadan kalktı Giray. Hesabı ödemek için kafenin içerisindeki kasaya gitti. İki garson oturmuşlar hararetli bir tartışma denilemeyecek şekilde saçma bir şekilde sohbet ediyorlardı.

“Ben kısa değilim. Ben Adolf Hitlerle aynı boydayım. Hem o da zamanın da resimle ilgilenmiş ve beğenilmemiş. Benim gibi işte. İnsanlıktan nefret etmiş.  Nefret en güçlü duygudur hatta aşktan bile. Dünyayı bir savaşa sokacak biriyim ben. Tabi günümüz şartları değiştiğine göre bu savaş ruhani bir savaş olmalı değil mi? Belki bunun için hayal gücümü ve kelimeleri kullanarak siyah isyan bayraklarımı sanata karşı dalgalandırabilirim. Hem Adolf’un da dediği gibi herkes bana zalim diyor ama insanlar unutuyorlar ki hayat benden daha zalimdir.” dedi Adolf Hitler boylu garson.

“Siktir git be abi. Ne yaşıyorsun sen harbiden?” dedi Churchill boylu ağzında puro olmayan garson.

Giray, Adolf Hitler boylu çocuğa parayı uzattı. Tuvaletin yerini sordu. Cevap ise “Sağda.” İçinden “Merkez sağ mı?” diye siyasi bir şaka yapası geldi. (Saçmalıklar bulaşıcı mıdır?) Daha sonra iğrenç bir şaka olduğunu fark edip susarak paşa paşa tuvalete doğru yola koyuldu.

Tuvalete girdiğinde musluğu bozulmuş pisuvardan başka bir ses yoktu. En sondaki kabine girdi. Klozetin kapağını kapatıp üstüne oturdu. Derin bir nefes alırken kabinin kapısında asetat kalemle yazılmış bir söz vardı. Sanki bu tür  şeyleri yazacak en uygun yermiş gibi.

“İnsan yüreğini satmalı. Ben de bunu yaptım!”

“Birileri Scott Fitzgerald hayranı olmalı.” dedi klozet.

Tabi Giray sesin nereden geldiğini tam olarak anlamamıştı. İlk olarak yan kabinden geldiğini sandı. Eğildiğinde kabinlerin alt eşiğinden ayak benzeri bir şey görmemişti. Pisuvarlarda da herhangi bir ses yoktu. Bozuk musluklu olan hariç.

“Üstünde oturuyorsun.” dedi klozet. Deruni ve tok bir sesi vardı. Masalcı dede sesi gibi.

Giray aniden ayağa kalktı klozete döndü, “Hadi canım yok artık.” dedi. Giray Blur grubunun solisti Damon Albarn’ın aynı zamanda Gorillaz grubunun da solisti ve kurucusu olduğunda da aynı tepkiyi vermiş ve aynı kelimelerle şaşırmıştı.

“Scott Fitzgerald bu sözün sahibi. Hatta geçen hafta elinde bir kitap olan biri oturmuştu üstüme okuduktan sonra “Scott Fitzgerald.” demişti sessizce. Mazbut ve mülayim biriymiş. Kendi kendine konuşurken kendini bu şekilde tarif ediyordu. Ayakta işememişti üzerime ben de o günden sonra ayakta işemeyenleri bu şekilde sınıflandırır oldum. Biliyorum genellemeler insanları anlamak için doğru değil ama ben çok eğleniyorum aynı zamanda çoğu zamanda tespitimin doğru olduğunu gördükçe içten içe inanılmaz bir gurur da duyuyorum kendimle.” dedi klozet.

“Sen nasıl konuşabilirsin ki?” dedi Giray sesi titreyerek.

“Benim konuşmamdan ziyade senin benim konuştuklarımı duyman daha şaşırtıcı değil mi?”

Dışardan bakıldığında gittiğiniz herhangi bir tuvaletteki herhangi bir klozetten farkı yoktu. Aslında metroda ayakta beklerken sizinle aynı zamazingoyu tutmuş, hatırlayamadığınız ve birbirine benzediklerini sandığınız onlarca insan gibi. Yorgun ve mutsuz suretler, gergin ve alelade suretler eprimiş ve darbe almış ayakkabılar, her gün yeniden boyanmış ve yepelek ayakkabılar…

“Onu bunu boşver de bir sorun mu vardı? Şaşkın yüz ifadenden önce buraya geldiğinde kaşların çatılmış, gözlerin dolmuş ve avurtların çökmüştü. Senin gibi birilerini görmeyeli çok oldu.” diyerek devam etti  klozet.

“İyi bir gözlemci olabilirsin ama anlayabilecek durumda olduğunu düşünmüyorum yani seni aşan mevzular bunlar sayın klozet.” dedi gülerek Giray.

“Bilirsin insanlar tuvalette çok düşünürler. Bazıları için en yalnız hissettikleri yerdir. Kendi kendine sessizce konuşanlar da vardır. Onları dinlemeyi severim. Hayat planlarını anlatırlar, ilişkilerini anlatırlar ve daha birçok şeyi. Sadece bu kabinde değil. Diğer kabinlerde ve pisuvarlarda. Pisuvarlarda karşılıklı konuşmalar geçer. Erkek erkeğe konuşmalar özellikle cinsel içerikli şakalar falan filan. Ben bu tuvaletteki her şeyi duyarım. İlginçtir ama insanlar hakkında çok şey öğrenebilirsin özellikle de erkeklerle ilgili. Emin ol bu hayatta senden çok şey biliyorum diyebilirim. Hatta şimdi diyorum seni sulugöz duygusal çocuk.” ve ardından tok bir kahkahayla kahkahaya karşılık verdi klozet.

Giray sinirlenmişti ve art arda sifona basmaya başladı

“Şu sifona basılmasından nefret ediyorum.” diye bağırmaya başladı klozet.

“Ne oldu bak duygusal biri değilmişim değil mi ha? Acı çektirmesini bilirim ben.”

“Sakin olur musun lütfen!”

Giray sifondan elini çekti. Gözlerini kapattı. Başını yukarı kaldırdı. Burundan nefes almaya başladı yavaş yavaş. Yavaşça gözlerini açarak klozete döndü acı bir tebessümle,

“Tamam tamam sakinim. Her boku biliyorsun değil mi? Kusura bakma biraz acımasız oldu ama.”

“Emin ol çok fazla şey biliyorum.”

“Sence benim buraya gelmeden önceki halimin sebebi sence nedir?”

“Kabine girdiğinde özellikle kapıdaki yazıyı okuyunca hafif bir titreme geçirdin. Herkesin yaşadığı bir şaşkınlık hareketi değildir bu. Söz seni etkilemiş olmalı yani muhtemelen aşkla ilgili bence.”

“Aşk aşk aşk! Nedir aşk peki?” dedi acı tebessümüne devam ederek Giray.

“Bence bu tarz bir yerde gözlemlediğim kadarıyla bile eşşiz ve tarif edilemez bir şey sizler için. Sorduğun sorunun cevabı olarak ne söylesem eksik kalacak. Yani anlayacağın bunu kelimelere dökemeyeceğim ne yazık ki. Hem bir kere dil bir sembol değil midir? Bir şeyleri anlatmak için kullanılan semboller ise sadece gerçeklerin bir yansımasıdır gerçeklerin kendisi değil. Asıl soru ise ‘Aşk ne demektir?’ değil ‘Aşk senin için ne ifade eder?’ demektir yani kastettiğim bir gerçeğin sana çarptığında sende nasıl yansıdığıyla ilgili mesele. Sonuç olarak bunları söyleyebilmekte aşk hakkında bir şeyler bildiğimin göstergesi değil midir? Şimdi ise benim sana sorum  ‘Aşk senin için ne ifade eder?’ olacaktır.”

“Fransız romantikleri senin yanında halt yemiş be klozet. Bir daha hatırlat da bir daha geldiğimde şarapla geleyim. En azından içinden adam gibi bir şeyler de geçer.” dedi acı tebessümünü acı bir kahkahaya bıraktı ve devam etti Giray,

“Marco Polo diye bir herif yaşamış zamanında. Bu herif 13. Yüzyılda yaşamış bir gezgin. Bir de unicorn diye bir mitolojik at var. Bu at Kelt ve Anglo Sakson  efsanelerinde sıkla rastlanılan saflığı ve masumiyeti temsil eden alnında tek boynuzu olan bembeyaz bir at. Hatta sırf bu yüzden sadece bakire kızların dokunabileceğini bile söylerler. Yani Marco Polo zamanında popüler bir efsane at. Anlamını bilmediğin çok kelime olabilir o yüzden biraz basit anlatacağım. O zamanlar İpek Yolu dünyanın bir ucundan diğer ucuna uzanan bir ticaret yolu. Marco Polo da bir görev üzerine bu yolu kullanarak birçok yeri gezmiş ve anılarını öyküleştirerek anlatmıştır. Bir gün Sumatra’da gezerken bir hayvan görmüş. Bu hayvanın da alnında boynuzu varmış ama bir o kadar da  kıllı, çirkin, kaba ve koyu renkli bir hayvanmış. Bunun üzerine Marco Polo da unicornu bulmanın hem sevinci hem de hayal kırıklığını yaşamış. Unicorn zannettikleri gibi bir hayvan değilmiş çünkü. Bu hayvan şuan bilindiği üzerine gergedandır.”

Giray anlatmayı kesti ve klozetin kapağını yukarı kaldırdı. Pantolonunun fermuarını açtı ve ayakta klozete işemeye başladı aynı zamanda da konuşmasına devam etti,

“Aşk da böyle bir şey işte benim için. Kafamızda kurduğumuz efsaneler ve hayaller. Kafamızda kurduğumuza benzediğine düşündüğümüz kişilere aşık olur ve sonra acı çekeriz. Unicornları gergedan zannederiz anlayacağın. Sonra bunun için acı çekeriz. Unicorn gergedan mevzusunda kastettiğim dış görünüş değil bu arada. Daha faklı bir form olarak düşünmeni istiyorum. Mesela saflık,masumiyet ve incelik yerine yalan,ihanet ve kabalıklarla karşılaşmak. Bunca yanlışlara rağmen bir boynuz benzerliği için kendimize belki de o çok yüce denilen aşka da ihanet etmek ama gene de o kişi olduğuna da ısrar etmek.”

Ve Giray fermuarını çekti. Pantolununu giydi. Sifonu çekip kabinden çıktı. Dışarı çıktığında pisuvarda işeyen iki kişi aniden şaşkınlık dolu gözlerle kafalarını ona çevirdiler. Kısacası erkekler tuvaleti ahalisi şaşkındı. Lavaboya doğru yöneldi. Ellerini yıkadı ve aynaya bakarak kendini süzdü gene o acı tebessümle,

“Bukowski haklıymış.Bazen sadece lavaboya işemek gerekir.”

 

******

Bu hikaye yazılırken Erik Satie Gnossienne No. 1,2,3 ve Camille Saint, Danse Macabre eserleri dinlenilmiştir ve diğer birçok şeyle birlikte ilham olmuştur. Yani ilhamlar telif yemez.

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikİktisadi Düşünce Tiyatrosu

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi giriniz