Yolculuk ve İran’a Ulaşım

Black Friday indiriminin olduğu gün gece yarısın-dan hemen önce bir telefon sesi ile irkildim. Arayan yakın bir arkadaşımdı, dedi ki haydi uçak bileti alıyoruz Van’a. Neden diye sormama kalmadan hani İran’a gidiyorduk, geliyor musun acil karar ver dedi. O an şaka ile karışık gitme planı yaptığımız anlar aklıma gelmişti lakin gerçekten gideceğimizi hiç ciddi ciddi düşünmemiştim doğrusu, bunu o an fark ettim.Geçen seneden Erasmus programına katılırım belki diyerek kafede çalışıp biriktirdiğim bin liram vardı odamın bir köşesinde duran. Öylece durmaya devam etmişti çünkü Erasmus’u kazanamamıştım. Sonra o para aklıma geldi ve beynimde bir ışık yandı. Tabii ya, bu parayı İran seyahati için harcamalıydım. Bunu düşündükten sonra artık tereddüt etmeden tamam haydi alalım şu uçak biletlerini dedim ve o günün indirimi sayesinde saat tam gece yarısına on dakika kala Van’a kişi başı (ya da yolculuk arkadaşlarımdan birinin deyişiyle kelle başı) gidiş-dönüş 80 liraya uçak bileti aldık. 12 Şubat 2018 tarihinde biz üç arkadaş uçakla Ankara’dan Van’a vardık.

Van’da bir arkadaşımız bizi karşıladı ve Van’ın o meşhur kahvaltı salonlarından birine götürdü bizi. Van’ın kahvaltısı gerçekten bahsedildiği kadar güzel, yolunuz düşerse muhakkak bir kahvaltı yapın ve otlu peyniri tadın derim. (Her ne kadar yazı Van ile ilgili olmasa da bunu belirtmeden geçmek istemedim). Van Havaalanı’ndan ise kara yolu ile Hakkari Yüksekova’dan geçip Esendere sınır kapısına geçtik. Bunun için Van şehir merkezinde otobüse bindik ve otobüs bizi sınır kapısında indirdi.

Sınır kapısında Türkiye’den İran’a Farslar kuyruk oluşturmuş sınırdan geçmek için uzun bir bekleyiş halindeydiler. Daha önce yurt dışı deneyimi olarak Gürcistan’a gitmiştim, bu sayede sınır kapısı kıyaslaması yapma imkanım oldu. Bu da kara yolu ile seyahat etmenin kazandırdığı başka bir gözlem yapma ayrıcalığı diye düşünüyorum. İki sınır kapısı da anladığım kadarı ile benzer yoğunluğa sahip yani genellikle çok yoğun. Fakat İran sınır kapısında onca itiş ve kakış arasında insanların epey eğlenebildiğini, bu uzun bekleme süresini birbirleriyle ve sınır kapısı polisleriyle laf dalaşı halinde espriler yaparak geçirdiğini gözlemledim ve doğrusu bu durum bizi epey güldürdü. Sıramız geldiğinde pasaport kontrolüne tabii tutulduk. Zaten vize de olmadığı için bir sıkıntı olmadan geçtik. Sırada taksi tutarak Esendere sınır kapısına en yakın şehir olan Urmiye’ye geçmek vardı. Petrol kaynağı fazla olduğu için İran’da taksiler Türkiye’ye kıyasla epey ucuza geliyor. Planımız Urmiye merkezden gece yolculuğu yaparak Tahran’a geçmekti. Nitekim bir nargile kafede dinlendikten sonra Tahran otobüsüne bindik.

Tahran

Sabah dokuz sularında Tahran’daydık. Tahran şehir merkezine gelince Tahran’ın 30-40 yıl önceki Ankara gibi göründüğünü düşündüm. Kentte sanayileşme yoğundu ve epey yoğun trafiği olan caddelerin üzerinden hava kirliliği çıplak gözle görülüyordu. Binalar son derece gri ve hava kasvetliydi. Tahran’ı görünce üçümüzde de bir hayal kırıklığı oluşmuştu ve bu duygu net bir şekilde hissediliyordu. Kahvaltı yapmak için şehirde dolaştığımızda daha büyük bir şoka uğradık çünkü saat 11.00’dan önce bankalar hariç hiçbir dükkan açık değildi. Zar zor bir restoran bulduk ve kapalı olmasına rağmen adama yabancı, yani onların deyişi ile “harici”, olduğumuzu ve açık bir yer bulamadığımızı anlattık ve o da oturmamıza izin verdi. Saat 11 sularında servis başlamıştı artık ve biz de bir şeyler yiyip Tahrandaki tek arkadaşımız Tela’ya ulaştık.

Tela bizi ilk önce Sadabad Sarayı’na götürdü. Sadabad Sarayı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum; çeşitli müzelerden oluşan sarayın inşası ve kullanılmaya başlanması Kaçarlar dönemine ve sonrasında Pehlevi hanedanlığına denk düşüyor.

Özellikle bu farklı müze-saraylarda Kaçar şahı Ahmet Şah Kaçar, Pehlevi Hanedanı kurucusu ve ilk şahı Rıza Şah Pehlevi ve batı yanlısı dış politikası, “Beyaz Devrim” olarak adlandırılan sosyal ve siyasal reform programı, Muhammed Musaddık’la birlikte ülke petrol kaynaklarının millileştirilmesindeki rolü, son İran şahı ve dolayısıyla son monarşik lider olması ile bilinen ve bende ayrıca merak uyandıran Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin yaşadığı yerlere bakmak, yaşadıkları farklı dönemleri değerlendirebilmem açısından çok iyi oldu. Bunun yanında 1979 Iran İslam Devrimi ile baskın olan Şii Ayetullah sınıfı öncesi İran yönetici sınıfı nasıl yaşıyormuş sorusunun cevabını müzelerin mimarisine, kullanılan eşyalara, motiflere, tablolara bakarak gözlemleme şansı buldum. Özellikle Muhammed Rıza Şah ve prenses Farah Diba Pehlevi’nin sarayında Fransa, Almanya ve Britanya’dan getirtilen tablolar ve biblolar dikkat çekiciydi. Ayrıca sarayda büyükçe bir bilardo salonu ve vitrinde içkiler göze çarpıyordu.1979 Devrimi sonrası tarihi korumak amacıyla Şii molla yönetimi buraya dokunmamış… Neyse ki…

Sadabad Sarayı sonrasındaki rotamız Tahran şehir merkezini hiç beğenmediğimiz için biraz daha şehrin ötesinde, dağların ortasında bir yer oldu: Darband. Farsaçada Darband dağın kapısı (door of the mountain) anlamına gelir. Dağların kıvrımında tepeye doğru kıvrılan taş yoldan hep birlikte yukarı çıktık. Her katta kafeler ve restoranlar en tepeye doğru dizilmişlerdi ve biz de dağın en yüksek yerlerinden birine kurulmuş olan bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Dağların üzerindeki bembeyaz kar görüntüsü Tahran’ın şehir merkezinde yaşadığımız hayal kırıklığını çoktan unutturmuştu bize.

İran Mutfağı

O gün İran’da ilk defa İran mutfağından yemek yedik. En ünlü yemekleri olan Dizi/Abgoosht, çorbalardan Ash e Reshte, pirinç pilavı (yalnız pilavın margarin yağını yanında veriyorlar ve siz isterseniz sıcakken hemen karıştırıp öyle yiyorsunuz (sonuç olarak pilavı beğenmedik üçümüz de) ve tabii ki şiş kebaplarını denedik. Kebap İran mutfağında çok önemli bir yere sahip ve her yerde- abartısız her yerde-kebap yeme imkanınız var, bunu otogarda mola verdiğimizde dahi kebaptan başka yemek bulamamamızdan anladık.

Ekmekleri ise Sangak ve Barbari, ikisi de en yaygın tüketilenlerden. Yemeklerin yanında ayran içmiştik, ayran bizim bildiğimiz yayık ayranı fakat tek fark içine bolca nane koymaları. Yemek bitince hemen çay servisi başlıyor, siyah çay İran’da da çok yaygın, çayın yanına Nabat Chubi denen safrandan yapılan sarı şekerlerden getiriyorlar ve bu şeker, İran’da en yaygın şeyler listesi yaparsak eğer muhtemelen ilk üçte yer alır.

Şiraz ve Persepolis

Yemeği yedikten sonra Tela’dan ayrılarak İran’ın güneyine Şiraz’a doğru yola çıktık. Sabah vardığımızda Şiraz’ın alçak damlı topraktan evlerini gördüm ilk olarak ve şimdi güneyde olduğumuzu hissettiren  palmiyelerle en tepede parlayan güneş fark etmemi sağladı baharı. Tahran ve Tebriz’de kışken, Şiraz resmen baharı yaşıyordu. Sarı ve tonlarının hakim olduğu bu şehri çok beğendim. Orada bir ev kiraladık ve bir gün kalıp gezmeye karar verdik.

Buraları gezdikten hemen sonra parkta otururken tesadüfen tanıştığımız İranlı bir çift Persopolis’e Farsça adıyla Taht-ı Cemşit’e gezmeye gidiyorlardı onlarla gelmemizi teklif ettiler ve biz de hemen takıldık peşlerine. Pers İmparatorluğu’nun başkenti olan Taht-ı Cemşit MÖ 6.yüzyılda inşa edilmiş. Antik kent ve Perslerin kültürel mirası olma özelliği ile epey heybetli görünüyordu. Burada 14.yy Pers şiirinin en önemli şairlerinden Hafız’ın ve Saadi Shirazi’nin kabrine ve müzelerine gittik. Bu kabirlerin bahçesi muhteşem güzellikteydi. Akşam ise gezintimiz esnasında Şiraz’da tanıştığımız Behzad bize yardımcı oldu, kendisi Azeri Türkü olduğu için iletişim kurmamız kolay oldu ve İran’ın gece hayatını bize gösterdi. İran’da gece hayatı ev partileri dışında şehrin merkezinden nispeten uzak yüksekçe yerlerde restoran/canlı müzik şeklindeydi ve alkol kullanımı yoktu. Buna karşın insanların çoğu evde kendi içkisini üretiyor ve karaborsa şeklinde satış yapıldığı da biliniyor.

Isfahan

Şiraz’da iki gün kalıp ünlü Şiraz pazarını da gezdikten sonra yine otobüsle gezimizin son güzergahı olan Isfahan’a gittik. Burada daha önceden Couchsurfing’ten tanışıp konuştuğumuz Behrad bize arkadaşlık etti ve evinde kaldık. Behrad ve arkadaşı İran’da konservatuvar okuyan iki öğrenciydi ve piyano, gitar, keman ve kemençe çalıyorlar bir yandan da Farsça şarkılar söylüyorlardı. Bu da zaten büyüleyici olan şehir Isfahan’ı daha da büyüleyici kıldı. Burada Meydun-i İmam’ı iki kez gezdik. Muhteşem mimarisi ile gece de gündüz de bu tarihi meydan çok güzel görünüyordu. Eğer Isfahan’a yolunuz düşerse kesinlikle görülmesi gereken yerlerden diyebilirim.

Isfahan’da ikinci gün Varzaneh çölüne gittik, aslında planımızda Yezd’e gidip oradaki büyük çölde kaybolmak vardı fakat zamanımızın yetmeyeceğini düşünerek bu hakkımızı Varzaneh Çölünde kullandık. Üçümüzün de ilk çöl görüşüydü ve açıkçası epey eğlendik, hatta akşam olunca çölde mangal yakıp dans bile ettik. Son gün ise Isfahan’ın History Bridge denen tarihi köprüsünde Isfahan’a baktık son bir kez ve güzel Fars müziklerini dinledik oradan ayrılacak olmanın etkisi ile biraz buruk şekilde. Bu müziklerden en çok beğendiğim birkaçını sizinle paylaşmak istiyorum; Elahe-Rafte, Minoo Javan-Hey Yar Hey Yar ve Dairush-Cheshme Man, -elbette Gogoosh’u unutamayız bu listede- ve Googoosh-Makhlough.

Isfahan’dan dönerken aktarmalı olarak önce Tahran’a sonra da Tebriz’e geçtik ve Tebriz’de kar yağıyordu. Yaz hariç bütün mevsimleri yaklaşık 5 günde yaşamıştık. En son Tebriz’den Urmiye’ye geçip Türkiye’ye geçiş yaptık. Bütün seyahatimiz boyunca orada çok popüler bir uyulama olan “Snapp Taxi”yi kullandık, bu uygulama ile normal taksiden bile daha az para vererek her yeri gezebildik. Fiyatlar açısından her şey ya hemen hemen aynı ya da daha uygundu fakat harici olduğunuzu belli ederseniz veya bir şekilde anlarlarsa kazıklamaya çalışma durumu orada da mevcut tıpkı Türkiye’deki gibi. Sokaklarda İngilizce bilen neredeyse hiç yok bu sebepten eğer gitmeyi düşünüyorsanız ya orada İngilizce ve Farsça bilen dostlarınız veyahut Farsça’yı konuşabilen ve anlayan bir arkadaşınız olsun yanınızda. Ben bu konuda çok şanslıydım hem arkadaşım Farsça biliyordu hem de birçok dost bize çok yardımcı oldu. Son olarak İran’da sembolizm ve milliyetçilik epeyce hissediliyor. Amerika ve Suudi Arabistan’la olan diplomatik ve politik düşmanlık asla bitmiş değil. Bu sebepten halk arasında da “düşman” imgesi hala canlı tutuluyor. Giderseniz bu konularda aman dikkat diyeyim:)

Bitirirken Farsların şu ünlü sözüyle bitirmek istiyorum: Xuda Hafız yani Allahaısmarladık.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi giriniz