Yaşadığımız dünyanın gerçekliğine sorgulamayı hiç aklınızdan geçirdiniz mi? Gördüğümüz her şeyin aslında birer illüzyondan ibaret olduğu düşüncesi kafanızı kurcaladı mı? Bir rüyada olup olmadığımızın ayrımına nasıl vardık? Uyandığımız zaman aslında gördüğümüzün bir rüya olduğunu fark ettik belki, peki hiç rüya içinde rüya görmedik mi? Bu durumda bu ayrımı yapabilmek biraz daha zorlaşırdı gibi görünüyor. Aslında hiç uyanamadığımız bir uykuda sürekli rüya halinde olduğumuzu düşünmeye başlamak ise işi biraz daha ürkütücü noktalara getirebiliyor. Ya da Berkeley gibi şüpheci yaklaşarak gözlerimizi kapattığımız her an var olduğunu sandığımız her objenin bir anda yok olabileceğini de düşünebilir, objelerin bizden bağımsız olarak var olmadıklarını söyleyebiliriz. Felsefenin epistemoloji alanında aklımızı kurcalayan tüm bu sorunlar çoğumuzun bildiği ‘’The Matrix’’ ve ‘’Inception’’ gibi filmlere de konu sahipliği yapmıştır. Aynı sorunlar, 17. Yüzyılda yaşamış olan filozof René Descartes tarafından da ‘’İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar’’ adlı kitabında incelenmiştir. Bildiğimizi sandığımız şeyleri aslında gerçekten bilip bilmediğimiz, kesinlikle bilinebilecek şeyler olup olmadığı bu sorunlara eklenebilecek diğer sorunlar olarak incelenmeye devam edilmiştir. Kitabının ilk cümlelerine sahip olduğu inançların ne kadar yanlış olduğunun bilincine varmış olduğunu vurgulayarak başlar Descartes. Aslına bakıldığında bu doğruluk değeri olan bir yargıdır, çocukken gerçekliğine inandığımız bize hediyeler getiren Noel Baba, yastığımızın altına koyduğumuz dişin Diş Perisi tarafından paraya dönüştürülecek olması, ailemizin her şeyin en iyisini bildiğine inanmamız gibi birçok yanılgıya hepimiz düşmüşüzdür. Descartes’in de farkına varacağı yanılgılar bunlardan çok farklı olmayacaktır belki de. Peki sahip olduğumuz inançların doğrularını sorgulamadaki kriterimiz ne olacak? Yolda yürürken arkadaşımız olduğundan emin olduğumuz birinin aslında bambaşka biri olduğunu fark etmemiz, alkollü içki tükettikten sonra bilincimizi kaybetmemiz, hastayken aslında en sevdiğimiz yiyeceğin tadını dayanılmaz bulmamız ise duyularımızın bizi aldatabileceğinin en güzel örnekleri olduğunu sezebiliyoruz. Descartes de bunu sezmişti. Dolayısıyla duyularımız gerçekliği ararken bir araç olmayacaktı, onlar güvenilmezdi. Duyularımızı kriter konumundan çıkarmak ise, ciddi sayıda deneyimimizi rahatlıkla silip atabileceğimize bir işaretti. Daha da ötesi, her şeyin bir yanılgı olduğunu düşünmemize sebebiyet vererek, neyin gerçek olduğunu ararken belli bir noktaya hapsolmaz mıydık? Descartes’in Kartezyen şüpheciliği işte burada devreye giriyor. Şüphecilikten yani gerçekliğe ulaştığımızı sansak bile her zaman şüphe duymaya devam edeceğimiz, dolayısıyla gerçekliğe asla ulaşamayacağımız düşüncesinden farklı olarak Kartezyen şüphecilik aslında gerçekliğe ulaşmaya çalışırken kullandığımız bir usul olarak da düşünülebilir. Dolayısıyla Descartes bu yöntemle bir şeyleri kesin olarak bilebileceğimizi düşünüyordu. Bu yöntem yanlış olduğuna inandığımız ya da yanlış olabilme ihtimali olan her türlü inanışımızdan kurtulmakla ve daha sonra doğruluğundan emin olduğumuz inanışlar üzerinden ilerleyerek hareket edebileceğimiz bir yoldur Descartes için. Bunu bir elma sepetine benzetecek olursak, sağlam elmalara sahip olabilmek için çürüyebilme ihtimali olabilecek her elmadan kurtularak sepete sadece sağlamlığından emin olduğumuz elmaları almamız gerekir. Descartes bu noktada duyularımızı kullanmamızı gerektirmeyecek olan ‘’2+2=4’’ gibi rasyonel ifadelerden bile yarattığı kötü niyetleri olan bir cinin bizi kandırıyor olma ihtimalini göz önünde bulundurarak asla emin olamayacağımızı vurgulamıştır. Tam da bu noktada önemli bir detayın farkına varmıştır. Kötü cin tarafından oluşturulan bir illüzyon olmasına karşın ortada herhangi bir beden bulunmasa bile, kötü cin tarafından kandırılan bir benlik vardır. Kandırılan, düşünebilen bir benlik. İşte bu nokta Descartes’in ‘’Aha’’ dediği noktadır çünkü fark etmiştir ki kandırılabilmek için bedenen olmasa bile kandırılabilen, düşünebilen bir benlik olarak var olması gerekmektedir. Dolayısıyla bu benliğin var olması Descartes’in ilk sağlam elmasıdır ve peşinden yıllarca dillerden düşmeyecek olan ‘’Düşünüyorum, öyleyse varım.’’ cümlesini getirecektir. Bu durumda sahip olduğu tek sağlam elmanın düşünebilen bir varlık olarak kendi varlığı olması Descartes’i solipsizme götürür. Yani, benliği dışında hiçbir şeyi kanıtlayamazsa, bu benlik dışında hiçbir varlığın var olmasından söz edemiyor olacaktır. Dolayısıyla kötü cin fikrinden bir şekilde kurtulması gerekir. Descartes Tanrı inancı olan bir Hristiyan olmasındandır ki Tanrı’nın tanımı gereği sonsuz bir iyiliğe sahip olduğunu, dolayısıyla da kötü bir cini var ederek o cinin onu sürekli kandırmasına izin vermeyeceğini fark eder ve böylece kötü cin fikrinden kurtulmuş olur. İlk sağlam elması olarak düşünebilen bir varlık olması üzerine Tanrı’nın varlığıyla kötü cin fikrinden kurtuluyor olması ne kadar problematik görünse de Descartes için bu durum elma sepetine başka sağlam elmalar ekleyebilmesine olanak sağlar.  Descartes’in düşünebilen benliği ayrıntılı bir şekilde incelendiğindeyse, zihin felsefesinin de konusu olacak olan zihin ve beden ilişkisinde Descartes’in zihin ve bedeni birbirinden bağımsız iki ayrı öz olarak göreceği, dolayısıyla bu durumun bizi zihin ve beden düalizmine götüreceği de açıkça fark edilebilir. Toparlamak gerekirse, sizler bu yazıyı okurken aslında rüyada olup olmadığınız, gerçekten bu yazıyı okuyup okumadığınız, bu yazıyı okuduğunu düşünen bir benliğe sahip olsanız bile bu yazının yaratıcısı olan benim varlığımdan emin olup olamayacağınız gibi sorunlara Descartes’in yaklaşımı bu şekilde olmuştur diyebiliriz.

 

Sevgiler.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi giriniz