2018 yılının Şubat ayını nasıl tanımlarsın diye sorsalar, sanırım soy ağacı çılgınlığı ile geçen bir ay oldu derim. Alt-üst soy uygulaması sayesinde binlerce insan 300 yıl önce yaşayan büyük büyük dedelerini, ninelerini buldu. Hiç tanımadığı hemşehrilerini öğrendi.

Bu yazı da aslında okuyanlara belki de hiç tanımadığı ya da adını duysa da hakkında pek bir bilgi sahibi olmadığı bir hemşehrisini tanıtacak. Milet’li Anaksimandros ve Thales!

Anaksimandros hakkında yazmaya başlamadan önce, dilerseniz Milet neresidir? Nasıl bir yerdir ufak bir girizgah yapalım.

İsa’dan önce (İ.Ö) 1200’lü yıllarda Yunanistan’dan Batı Anadolu’ya geçen Akalar yıllar boyunca ortaokul ve lise tarih kitaplarından isimlerine pek bir aşina olduğumuz İyon uygarlığını oluşturdular.

Polis adını verdikleri şehir devletleri halinde varlığını sürdüren bu uygarlık, önce krallar ve  asiller tarafından kurulan oligarşik hükümetlerce yönetilmiş olsa da, daha sonraları “demokrasi”yi benimsemiş, demokratik hükümetlerce yönetilmiştir.

İşte yukarıda bahsedilen polis adındaki şehir devletlerinden birisi de hatta en önemlisi ise Milet ya da Miletos’tur.. Milet, Anadolu’nun batısında, Ege bölgesinde (klasik adı Meander olan) Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında kurulan antik bir liman şehridir. //Şimdi Aydın’ın Didim İlçesi’nde Akkoy’un 5 km. kuzeyinde ve Balat köyü yakınında bir harabe halinde olup limanı Büyük Menderes tarafından doldurulduğu için yaklaşık 10 km denizden içeride bir mevkidedir. //

İyon uygarlığı ve haliyle onu oluşturan şehir devletleri, Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında olması, merkezi otoriteye bağlı olmayan bağımsız şehirler olarak örgütlenmeleri, ve deniz koloniciliği sonucunda zenginleşmeleri sonucunda özgür düşünce ortamının geliştiği bir uygarlık olmuştur ve bu özgür ortam Iyonyalıları felsefe ve bilim alanında İlk Çağ uygarlıkları içerisinde en önde gelen uygarlıklardan biri haline getirmiştir.

Şüphesiz ki bu başarıdaki en büyük pay sahibi, adından da anlaşılacağı üzere Miletos’da kurulmuş olan Milet Okulu olmuştur.

Milet Okulu İsa’dan Önce (İ.Ö) 600’lü yıllarda ortaya çıkmış, sadece felsefenin başlangıç evresini oluşturmakla kalmamış, doğa felsefesi olarak adlandırdığımız eğilimin de öncüsü olmuştur. Milet Okulu’nun açtığı yol ileride Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi sistematik felsefe kurucularına da rehber olmuştur.

İşte sevgili hemşehrimiz Anaksimandros ve onun hem arkadaşı hem de hocası olan Thales bu okulun en önde gelen temsilcilerinden olup, modern bilimin kurucuları olmuşlardır. Nasıl mı?

Bunun hikayesini Prof. Celal Şengör’ün 18 Aralık 2017 tarihinde Habertürk gazetesinde yayımlanan “İnsanın Tek Silahı: Akıl” isimli köşe yazısından alıntılamak istiyorum.

Thales, Mısır’a yaptığı bir ziyarette Nil boyunda çalışan kadastrocuların bazı geometrik kurallar kullandıklarını görmüş, bunun kaynağını sormuştu. Kaynak eskiydi ve ustadan çırağa geçen bir “zanaat” bilgisiydi. Bunlar arasında benzer üçgenler, Pisagor kuralı gibi hepimizin bildiği basit geometrik kurallar vardı. Mısırlı kadastrocular bunları her Nil selinden sonra tarlalarının sınırları tahrip olan insanların tarla sınırlarını baştan çizmek için kullanıyorlardı.

Thales’in dehası, bu kuralların ispat edilebilir kesin bilgiler olduğunu keşfetmesi, yani bunları geometrik teoremler haline getirerek “ispat” kavramını geliştirmiş olmasıdır. Bu şekilde Thales tanrıların yardımı olmadan insanın kesin bilgiye ulaşabileceğini gören ve bunu açık açık söyleyen bildiğimiz ilk insanoğlu olmuştur.

Bu keşfinin Thales’i çok heyecanlandırdığı, Miletos’a dönünce bunu arkadaşı Anaksimandros’a anlattığı söylenir. İki kafadar, doğa olaylarını da böyle dinden bağımsız olarak bilip bilemeyeceklerini düşünmeye başlamışlar. Bu düşüncelerinin temelinde din eleştirisi yatmaktadır: Zira tanrı Poseidon’a ne kadar kısrak kurban edilirse edilsin, depremler şehirleri yıkmaya, denizde fırtınalar gemileri batırmaya devam ediyordu; Zeus’a kaç tane boğa kurban edilirse edilsin, yıldırımlar can almaktan geri durmuyordu. Asklepios’a hediye edilen horozlar her hastanın iyileşmesini temin etmiyordu. Thales ve Anaksimandros dindeki bu keyfilikten rahatsız olmuşlardı. “Acaba” diyorlardı, “Şu içinde yaşadığımız dünyanın da geometri gibi akılcı bir açıklaması var mıdır?”.

İşte bu soru modern bilmin başladığı an olmuştu. Ardından hemşehrimiz Anaksimandros ve Thales başladılar düşünmeye.

-Sevgili dostum Anaksimandros, bence dünyamız bir büyük okyanusun ortasında yüzen bir disk şeklindedir. Bu dev okyanusta meydana gelen dalgaları bizler iç denizlerimizde fırtına olarak algılıyoruz. Bu dalgalar dünyamızı salladığında hissettiğimiz sarsıntı ise deprem oluyor.

Fakat bu çözüme inanmak zorunda değilsin. Daha iyi bir çözümün varsa açıkla ve tartışalım.

–  Sevgili Thales, dediğin mantıklı olabilir, fakat şöyle bir sorun var: Üzerinde yaşadığımız Dünyamız taştan oluşmakta ve sen de biliyorsun ki taş ise suda yüzmez. Ama, hadi diyelim pomza taşı gibi dünyamızın altında suda yüzen bir taş tabakası var ve o dünyamızı yüzdürüyor. Peki, dünyamızı yüzdüren bu suyu ne tutmaktadır? Varsayalım ki onu da bulduk, peki onu tutan şey nedir? Dikkat edersen, senin önerin maalesef sorunu çözmüyor, sadece uzağa atıyor. Üzülerek belirtiyorum, bu bir çözüm değil dostum.

– Peki Anaksimandros, senin bir önerin var mı?

– Evet. Bence dünyamız boşlukta duruyor.

– Neden?

– Çünkü, dünyanın boşlukta oraya veya buraya gitmek için bir nedeni yok. Bence dünya, kâinatın her yanına eşit uzaklıkta, onun için kımıldamıyor.

Sohbetin geneline baktığımız da Thales ve Anaksimandros’un felsefi görüşlerindeki farklılık göze çarpmakta. Thales, Dünya’mızın su üzerinde bulunduğunu düşünürken, Anaksimandros bu hipotezi çok basit bir soruyla çürütmüştür. “Eğer Dünya suyun üzerindeyse, su neyin üzerindedir? Suyun neyin üzerinde olduğunu bulduk, pekala o bulduğumuz şey neyin üzerindedir?”

Thales’in Dünya modelini kabul etmeyen Anaksimandros, bunun yerine Dünya’nın boşlukta asılı duran düz bir yüzeye sahip bir silindir olduğunu ve bu silindirinde etrafında sis ile çevrili ateş halkalarının olduğunu söylemişti. Ateş, sisten dolayı görünmezdi, fakat  bu ateş halkalarında içinden ateşin geçip ışımasını sağlayan delikler vardı. Bu teori, 16. yüzyılda Kopernik‘in modern astronomiyi kurmasına kadar, Anaksimandros’tan sonra gelenlerin çoğu tarafından kabul edildiği düşünülüyor.

x

Anaksimandros’un evren modelinin betimlemesi. Sol tarafta yazın gündüz, sağ tarafta kışın gece gözüküyor.

İşte bu sohbet çoğu otorite tarafından bilimsel düşüncenin, eleştirel bakış açısının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu sohbete ek olarak Anaksimandros ilk evrim teorisini geliştiren, her şeyin başlangıcının bitmez ve tükenmez bir şeyin, yani kendi kelimesi ile “aprenion*” olarak bilinen bir kaynak olduğunu söylerek evrenin oluşumu ile ilgili cevaplar arayan gerçek bir bilim insanıydı.

Yaptığımız ve okuduğumuz her bilimsel çalışma aslında Anaksimandros’un temelini attığı yolun birer devamı, ona ne kadar teşekkür etsek az.

Senin gibi bir hemşehrim olduğu için hep mutlu olacağım sevgili Anaksimandros!

 

*aprenion: sınırsız,sonsuz veya içinden geçilemeyen, bir sonu ile diğer sonu birleştirelemeyen

  REFERANS

Bilimsel Düşüncenin Doğuşu: Anaksimandros

 Miletli Anaksimandros ve Her Şeyin Kökeni Hakkındaki Felsefesi

 Doğruyu Aramanın Yolu: Eleştiri, Celal Şengör

İnsanın Tek Silahı: Akıl, Celal Şengör

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi giriniz