Şayet diğer sanat dalları ile mukayese edecek olursak şiir belirgin bir biçimde insana; insanın kimseye, kendine dahi, itiraf edemediği karanlık ve kimsesiz duygularına en çok eğilen sanattı. Peki gece, incecik bir çarşaf gibi şehrin üzerine örtüldüğünde ve karanlık duvarlar hep birden düşmana hücum eder gibi üzerine üzerine geldiğinde insanı şiire yönelten şey aslında nedir? Daha doğrusu soruyu şöyle sormalıyız: Niçin şiir okuruz? Dillendiremediğimiz hislerimize tercüman oldukları ve bize yalnız olmadığımızı hatırlattıkları için mi? Kendimizden bir parçayı hatta kimi şiirlerde büsbütün kendimizi bulduğumuz ve orada bütün çıplaklığıyla var olduğumuz için mi?

Nazım Hikmet RAN

Nazım: “Matematik, sibernetik, müzik, tüm bunlar, eninde sonunda, sadece, insanlar şiir okumayı öğrensinler ve anlasınlar diye gereklidir.” derken acaba hakikaten haklı mıydı? Hakikatte hayattaki pek çok şeyin öncelikli gayesi insanlara şiir okuma ve anlama kabiliyeti kazandırmak ve onların yüreğini örten karanlık perdeyi kaldırıp şiirin esrarlı alemiyle tanıştırmak mı? Lakin şiir olmasa idi, söz olmasa idi halimiz nice olurdu? Yazı icat olunmadan, insanlar kendilerini ölüme ve kadere terk eyleyen duygularını kaleme almadan evvel de şiir vardı. İnsan hayatı, aşkı yüreğinde bütün yönleriyle hissetmeye ve yaşamaya başladığı andan, yani dünyaya gözlerini hüzünle açtığı ilk andan beri… Ya şiir olmasaydı? Yıllar yılı hayalini kurduğunuz bir şeye hiç beklemediğiniz bir anda kavuştuğunuzu ve yine ansızın zorla elinizden alındığını düşünün. Düşünün: Derdini derman bilip, hiddetinde dahi bir parça saadet bulduğunuz şayet şuracıkta ölmenizi istese durup bir dakika dahi düşünmeden canınıza kıyacağınız o kutlu insan bir gün apar topar evden çıkıyor ve bir daha asla geri gelmiyor. O saatten sonra yaşamak sizin için nasıl olur? Düşünün, elleriniz kollarınız bağlı ve ayaklarınız kan revan içinde bir uçurum kenarında çaresiz bekliyorsunuz, halbuki bir adım sonrası ölüm bir adım sonrası hiç.

***

Nereden bilebilirdik asıl orada öleceğimizi, hüznümüzün bir kat daha artacağını? Umuda, mutluluğa denk gelebilmek arzusuyla sığınırdık şiire. Oysa asıl ölüm; bunca vakit kaçıp durduğumuz, yüzleşmeye cesaret edemediğimiz acı gerçek meğer ordaymış. Nasıl da yanılmışız… Gönüllerimizde misafir edip kutsal bellediğimiz, bir dediğini iki etmediğimiz o büyük ozanların süslü kelimelerine itimat ederken meğer bizi nasıl da kandırmışlar… O hiç gelmeyecek güzel günlerin; insanların mutluluktan ne yapacağını ne edeceğini şaşırdığı o kutlu yerin, hiçbir kalemin yazamayacağı, dilin anlatamayacağı, karşılarında mest olacağımız o güzellerin, göğün alaca mavisiyle buluşup sonsuza uzanan o yemyeşil ovanın hülyasıyla…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi giriniz